Travis.

-başlık neden Travis diye soracak olursanız, genel olarak Travis'lerden zarar gelmediği için seçtim, sevin Travis'leri-

İnsanların sizi aptal yerine koyduğunu sandığı anlar vardır. İşte bu kadar. Bu cümle bu kadar; sandığı. Bazı şeyler yaşanmalıymış. Yaşandığı anda verdiği acı ve hüzün erozyonu, şimdileri daha iyi görmenize katkı sağladığından, çekmeye değer. Bazı insanlar var ki, yıkım konusunda usta, yapımda ise tırt. Ben onların yıkım konusunda usta olduklarını bilmiyordum, onlar da kendilerinin yapım konusundaki beceriksizliğini. Hatta onlara göre yapımda iyiler. Çünkü ben öyle hissetmelerini sağlıyorum. Sanki hiç yaşanmamış gibi, unutulmuş gibi. Bazen ciddi şekilde unutmak istiyorum, yapım için uğraştığı, dil döktüğü cümleleri aklıma getirerek. Samimi idi bence, bir hata yapmış özür diliyor, acımasız olamam. Ama o işler, öyle olmuyor işte. Gün geliyor bir bakış yakalıyorsun, bir hareketi ele veriyor. Bir anda beynin seni o ilk hayalkırıklığını yaşattığı ana ışık hızıyla götürüyor. Diyorsun ki işte o zaman, şuan burada onun yanında durmam bile çok fazla. O gün ona sarılmam, üzüldüğünde yanında olmaya çalışmam, bir derdi olduğunda oturup dinlemem, gerektiği yerlerde elimden geldiğince yardımına koşmam, onu eğlendirmeye çalışmam, o şarkıyı sevdirmem, o fotoğrafı çekmem, o çayı ısmarlamam, o yemeği paylaşmam çok ama çok fazla. Ee ne anladım bu işten değil mi. Sorun sizde değil bende yine korkmayın. Böyle bir durumda ne yapılması gerektiği bariz bir şekilde ortada. Ama merhaba, ben yüzde bir'ciyim. Yarın yüzde bir'ci olmayacağım diye kendini değişmeye ikna etmeye çalışan ama yine de değişemeyen yüzden doksan dokuz yüzde bir'cilerdenim. Yüzde bir'e hala inanan, hala umut bağlamaktan vazgeçemeyen yüzde doksan dokuz aptaldan biriyim.

Neden geldik buraya, çok ıssız, çok karanlık. Gideceğim, uzaklaşacağım. Hooop. Sevdiğim şeylerden bahsedeyim mi size biraz? Mesela, özellikle otobüste ya da herhangi bi vasıtada iken, yanlarından geçip gittiğim evlere, açık perdelerinden girip gezmeyi çok severim. Bunu özellikle Anıtkabir'in etrafındaki evleri dolanırken yapmayı daha bi çok seviyorum. İnsanların sevdiği şeyleri, -ben sevmesem bile- kendi gözleriyle görmeye çalışmama da bir seviyorum tik'i. Hatta sevdiği şeyler dersek çok daraltmış oluruz. Bu, humm nasıl desem, ne bileyim, bir müzik söyler bana mesela, ama açıp sadece dinlediğimi sanır. Öyle değildir işte. Ben onun bedenine bürünmüş olurum o an, onun hislerine. Tahmin etmeye çalışırım, o müziğin neler getirdiğini, neler götürdüğünü. Gözlerimi bile kapatırım, uzanıp. Aptal aptal gülümseye de bilirim ya da ağlaya da bilirim üstüne. Çok hoşuma gider bu. Hem de öyle böyle değil. Sanki 3 dakikalığına başkası olmuşum gibi. Hayatıma giren özel insanları, hayata ve yine hayatıma anlam katmış özel insanlarla özdeşleştirmeyi -tabi bu özdeşleştirme eylemi hep kendiliğinden oluyor, yoksa bir anlamı olmaz- sevdiğimi de anladım birkaç gün önce. Bir Cemal Süreya okurken aklıma gelen insan, bir Kings of Convenience dinlerken aklıma gelen insan vs. Şimdi de Sabahattin Ali okurken aklıma gelen bir insan var, hoş geldi.

Şimdilik bu kadar yeter. Daha fazlası için üyelik gerekmiyor, bir şeyler içsek mi demeniz kafi.

Bu arada, bu şarkıda dans etmeyi de çok severim. Çünkü hiç dans etmedim.
#Louis Armstrong - La Vie En Rose.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder