Manhattan Skyline.

Hep, ilk kez bir şeyin tadına vardığım anlarda, onu paylaşma hissi içimde. Aslında bir şeylerde kendimi buluşlarda. Bak aslında burada ben varım demek hissi. Hatta bunu ben söylemeden, bir kişinin anlayabilmesi hissi ya da açlığı; bak aslında burada sen varsın. -bak şimdi bir şey okuyacağım sana- Ben 10 satırlık bir yazı okuyacağım, 3. satırı ben olmuş. Bir, iki ve üç.. 3'e geldiğimde, o satırı ilk iki satırı okuduğum aynı ses tonuyla okumaya çalışmalarım. -ki, farketmesin. bakayım, göğsüme yaslamamış kafasını, kalbimdeki ani ritim değişikliği de ele vermez bu sayede. belki mimiklerim, belki yüzümde heyecanlandığım sıralarda oluşan bir ipucu, bir refleks, saçımı kulağımın arkasına alışım mı, dudaklarımı ısırışım mı, gözlerimi hiç kırpmayışım mı, tırnaklarımı yiyişim mi, belki. bunu benim bilmem şu anlık imkansız pek tabi- Ama farketmesini de büyük bir güçle kendime çektiğim. Neden bu kadar katakulli? İşte ben de bunu bilmiyorum, ya. Direkt, -sana 10 satırlık bir yazının içinde kendimi bulduğum 3. satırı okumak istiyorum- mu demeliyim? O zaman yeni doğmuş bir bebeğe fısıldamak lazım, öleceksin bir gün diye. Neden bilmiyormuşum hem? Bu soruya, yazarken bile çatıldı kaşlarım. Neden bilmiyormuşum? Biliyorum. Senelerdir ve senelerin saniyeleri üzerime tüm hayvanlarını sürerken, bu bedene hala katlanabilmemin sebebi. Bunu bir 'şeyler' hep yaptı, ama insanlar hiç yapamadı. Bir 'şeyler'e de gerçekten ama gerçekten inanmam için, tutunmam için, dünyaya katlanabilmem için biri o 10 satırlık yazının içinde, kendimi bulduğum 3. satırı bilmeli.

Daha derinine inilemiyor bu dünyanın farkında mısınız? İşte bu yüzden ben hep aynı yerlerde dönüp duruyorum, oyalanıyorum. Çünkü oyalanacak bir şeyler mutlaka oluyor. Düşünmelerinize, hayallerinize, -hah, bugün o gün olacak- inanışlarınıza 5 dakikalık mola verdiğiniz an, araya bir şeyler giriyor. Pusuya yatmış, o anı bekler gibi bekliyor. Bir bakıyorsunuz ki o 5 dakika; 5 gün olmuş, 5 yıl olmuş. Ne kadar acımasızca, yüzümü nasıl da buruşturan bir acımasızlık hem de. O ara verişlerde an geliyor işte, uyanıyorsunuz, artık molanız ömrünüzün kaç bin saniyesini yese de, yine de hayallerinize sarılabilmenin huzurunu buluyorsunuz. Sadece ıspanak yiyince güçlenen Temel Reis'in geçici gücü gibi bir güçle dünyaya, kalıplara -hayır, henüz değil, daha burdayım- mesajını verebiliyorsunuz. Başka bir şey yok ki zaten, çünkü en çok hayallerimizde kendimiz olabilmenin ağır yükü altında ezilmiyoruz.

Varsın siz hala, birine benzemenin onu anlamak olduğuna inanın. En büyük hatayı hep burada yapmıyor muyuz zaten. Yahu artık bırakın, mutlu olmak zor. Mutluluk değil sizi büyüten. Bir düşünün. Acılarınızı, hayalkırıklıklarınızı. Aynaya baktığınızda gördüğünüz yüzü oluşturan şey onlar. Ne zaman mutlu olduktan sonra bir şeylere ulaştığımızı düşündük? Dikkat edin, o mutluluk, saf mutluluk değildir. Mutlaka ucu bir acıya dokunmuştur, mutlaka. İnsanoğlunun içinde yüzyıllardır var olan tek şey; acıyla yoğrulmak, büyümek, böylece kimliğine erişmek.

Bugün fazla mı acımasızım? Belki. Hatta siz mutlulukları kıskanan bir kızın yazısı deyip geçebilirsiniz, sorun değil. Zaten çok konuştum. Halbuki hiç sevmem.

#Balmorhea - Remembrance.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder