Kamelya.

Zamanın ''zamanlaması''na inanmışımdır hep. Açayım. Bugün başından beri çok sevdiğim bir kitabı bitirdim. Ama okurken beni, okumamam için iten bir şeyler vardı. Kesinlikle içeriği değil, dedim ya sevmiştim. Bilmiyorum. Bitirmem çok uzadı, yani normal bir kitabı okuyuş zamanıma göre. Bitmek üzereyken, beni çok duygulandırdı. Kitabın kapağını kapattığımda, mutsuzluk çöktü üstüme. Son'undan dolayı değildi. Bu yurt odasında, bu yatakta olmamalıydım o kitap kapanırken. O an nerede nasıl olmam gerektiği beynimin projeksiyonu ile düşüncelerime yansıdı. Ama ben orada görünsem bile, orada değildim. Böyle anların acısı bir başka oluyor. Belki başkalarına aptalca gelecek ama, bugünkü -zamanın içindeki zamandışı-lık, bu ve bunun gibi durumlarla karşılaşma olasılığım tabi ki olacak, ama hiç dinlenmemiş müziklerim, kabı daha yırtılmamış dergilerim, herkesin mutlaka izlemiş olduğu ama benim henüz izlemediğim filmlerim, çalınmamış plaklarım, okunmamış kitaplarım, yazılmamış bir sürü boş defterim, giyilmemiş nice kıyafetim ve sayabileceğim bunun gibi çok şeyim var. Öylece duruyorlar. Aldım evet. Ama o gün aldığım dakikadan itibaren, onları bir anıya yerleştirdim. Gelecek olmasını ümit ettiğim, heyecanlandığım. Bana sorduklarında, bunlar ne böyle dediklerinde, anlatıyorum tabi ki ama anlaşılamayacağını biliyorum. Bu yüzden insanların aklından geçenleri tahmin edebiliyorum. Açıkçası umurumda olmuyor pek. Çünkü kafamda canlandırdığım anıların yanına yerleştirdiğim eski ve yeni insanlar var. Onlara anlatacağım çok şey olduğunu biliyorum. Onların ise anlaması için çok çaba sarf etmeyeceğini. Burada bile, yazdığım başlıklarda, dinlemenizi istediğim müziklerde çok şeyim gizli. Özellikle yapıyorum bunu. Bu yazının bile başlığı buna dahil. Onlar aslında anlatmak istediğim ama anlatamadığım şeyleri temsil ediyor gibiler. Hepsi birer insan figürü, ulaşmaya çalıştığım. Ama bir şeyler de anlatıyorum, gayet de güzel yazıyorum altına kelime kelime, cümle cümle. Peki neden geçmiyor bu içimdeki anlatamayışımın açlığı? Çünkü kelimeler yetmiyor. Hepsi birbirinin kopyası gibi. Geçemiyor sınırlarımdan, ulaşamıyor bana. Belki o an bir şey devreye giriyor. Mesela bir müzik; ya içindeki sözler, ya da içindeki sesler. Duruyor ve bir parantez açıveriyor hayatınıza. Ve siz de -işte bu- diyorsunuz. İşte bu, bu işte anlatmak istediğim. Bu işte içimde her yeri dağıtıp geçen adını koyamadığım hisler fırtınası. Bu küçük anların toplamı, her şeyden büyük oluyor. Sizi ayakta tutan şeylerin bunlar olduğunu anlıyorsunuz. Fark ettiniz mi -şey- kelimesini? Ne kadar çok. Bahsetmek istediğim bu. -şey-lerin aslında basit gibi görünen, göze çarpmayan küçüklüğünün arkasındaki büyüklüğü. Bu yüzden olsa gerek, birileri farkına varmamızı istermiş gibi, -şey- ayrı yazılmalı demiş.

Kitaptan sonra, bir sigara içesim geldi. Aylak Madam'dan aldığım, oraya ait figür ve cisimlerle süslenmiş sigara paketleri vardı. İçine iki tane sigara atmıştım. Onlar aklıma geldi haliyle ama elim gitmedi içmek için. Sanki o iki sigara da başka bir an'a ait idi. Öyle olduğunu kanıtlar bir şey oldu, bir mesaj geldi benden uzakta, çok sevdiğim bir dostumdan;  -hadi kapının önüne çık, geldim ben. bi sigara yakalım :)- Bizim eski zamanlarımızdan kalma ritüel gibi bir şeydi bu. Yemekten sonra birer sigara tüttürürdük. Çoğu şeyden konuşurduk. Çoğu şeyden susardık. Tabi ki, kapının önünde yoktu. Ama anladım ki, o iki sigara, kapının önüne çıkılıp tekrar konuşulacak zamana aitti ve ben o yüzden içememiştim. Daha yeni bitmiş bir kitabın, sanki o an için yaratılmış yeni bitmişliği ile aklımda kalması gereken bir cümlesi geliverdi; Tek bir dostunuz olsun, ama iyi seçin.

Bu şarkıyı o dostuma da gönderdim. Kitabın içinde geçen senfonilerden biri değil tabi ki. Onlardan birini paylaşmak istemedim. Karakterin o senfonileri tanımlarken hissettiği ve kurduğu cümleleri, bana da hissettiren bir senfonim hali hazırda var idi. Nasıl oluyor da, her çaldığında gözlerimi dolduruyor bilmiyorum. Hani hiçbir şekilde sekmiyor. Bana çok dolu şeyler hissettirdiği için belki de, taşması gerekiyor bir yerden. Çok farklı bir an idi, hatta bir daha yaşamayacağımı düşündüğüm öte mi öte bir an idi, bana ilk kez fonda eşlik ettiği an. O gün bugündür, yeri de farklı.

#Paul Buckmaster - Dreamers Awake.

Sake içelim mi?

*Bir şekilde kaçasım vardı buralardan, hele ki lise görünümlü üniversitemden, yorucu stajlarımdan, nöbetlerimden ve çok saygı değer(!) hocalarımdan. Önümde bir seçenek beliriverdi, erasmus zımbırtısını deneyeyim dedim. Baktım ki kazanmışım. Bitmemiş, bir de speaking var imiş. En komik anılarımdan biri oldu desem yeridir. Nasıl bir ıığğğ ığğğlama. Bir Birand, bir ben. Konuştuğum adam da bir sevimlisi anlatamam. İşte başladık, havadan girdi muhabbete. Bugünkü havayı nasıl buluyorsun, çok yağmurlu değil mi, yağmuru sever misin dedi. İçimden diyorum ki tabi, bu bana sorulacak soru mu. Ah bayılırım tabi ama rüzgarsız olursa daha güzel dedim. Sonra devam ettik, klasik soru neden gitmek istiyorsun'a geldik. İşte ığğlı mığğlı bir eğitimim için önemli klasik cevabı ve başka bir ülkeyi görmek, insanlarını ve şehirlerini tanımak da istiyorum dedim. Neden dedi, ben tıkandım. Sağa bak, sola bak, dışarıya yağmura bak, adama bak, önündeki kağıda bir şeyler çizmiş benim adım da var mı ona bak. Cümle aklımda ama, ingilizceye vuramıyorum. Zorlandığımı anlayınca atıldı. Hiç Trabzona gittin mi dedi, hayır dedim, bir şehir daha söyledi ama unuttum, hayır oraya da gitmedim dedim. Onlar da şehir, oralarda da tanıyacağın, öğreneceğin bir sürü şeyler var dedi, neden özellikle yurt dışı olsun istiyorsun ki'ye getirdi, ben daha da tıkandım. Iğğ şey, çünkü hani nasılsa Türkiye'de yaşıyorum, okulum da bana böyle şans vermiş, i mean, i mean..ığğğh. Tam bu anda yardımıma yetişti yine gözlüklü sevimli şey. Yani şunu mu demek istiyorsun, Türkiye'de yaşadığım için Trabzon ya da başka bir şehire istediğim zaman gidebilirim, sorun değil ama yurt dışı öyle değil? Ah dedim hay ağzını öpeyim dedim. İngilizceye vurduğumuzda -hah exactly!- diye nasıl bir atılmışsam, adam baya güldü. O kelimeyi öyle bir söyleyiş tarzım vardı ki, el hareketlerimle falan, görüşmeden çıktığımda kime anlattıysam, kahkahalara boğuldular. Sonra, teşekkür ederiz bizim için bu kadar yeterli deyip, salıverdi beni. Çıkmadan önce bir -call me- hareketi yapmamak için kendimi zor tuttum ehehe :)

*Sevdiğim bir şeyi, -bu müzik, film, her şey olabilir- haz almadığım insanlar sevdiğinde, paylaştığında bende bir sinirlenmeler, atarlanmalar, tripler falan. Ne oluyorsa, bananeyse hah. Bana bak hele. Şapşik.

*Dün bir film izledim. Orada bir şarkı çalıyordu, Roberto Benigni dans ediyordu.  #Irma Thomas - It's Raining.  Yani dedim, hani anı anına bu kadar tutar. Böyle zamanlara bayılıyorum işte. Sanki özellikle o filmi açmalıymışım, o şarkıyı duymalıymışım gibi.

*Benigni demişken; TIK!   -ben bu adamı severken öldürebilirim-

*Film dedik de, Cloud Atlas'a gittiğim baya oldu ama, yine de yazayım dedim. İple çektiğim filmlerden biriydi, ama büyük bir hayalkırıklığı oldu. 3 saatlik film boyunca, sabırla bekledim. Hem de o işkence gibi gelen makyajlarına rağmen. Ama yok arkadaş, olmadı. Yönetmenleri de tırt değil hani ama hiç mi açıp izlemediniz kendi filminizi? Yıl olmuş 2012, en azından o makyajlara adam gibi el atsaydınız yahu.

*Neşelenmek için birebir reçetelerimden biri de Good Morning Vietnam soundtrack albümüdür. Filmin kendisi de olabilir bak, eğer vaktiniz varsa tabi. Vizeler başlıyormuş ya ondan dedim. Ben mi? Benim de var ama ders çalışma işlerini bırakalı çok oldu.

*Ciddi şekilde sigarayı bırakmak için elimden geleni yapıyorum. Bir kahveyle, içkiyle ve yemekten sonra gelen aşırı içme duygusuyla hala aparkatlar ve kroşeler halindeyiz, o kadar. -ee daha ne kaldı anasını satayım-

*Ankara'yı nefret ederken bile seviyorum. Aramızda tuhaf bir bağ var. Kaç yaşındaydım bilmiyorum. Bir gün seyahat ederken, Ankara'dan geçiyorduk. O zamanlar küçük bir şehirde olduğum için, Ankara gözüme bir farklı gözükmüştü. Hayran hayran bakmıştım. İçimden nedense, bu şehirde okuyacağım geçmişti. Tercih yaparken, ne bölümümü ne de şehri planlamıştım. Nasıl oldu bilmiyorum ama buradayım. Ankara benden vazgeçmiyor. Bir gün olur da bir film çekersem Ankara ile ilgili, ismi bile hazır şimdiden; Buraya Bakarlar. Tepesinde vinç unutulan otel de başrolde.

*Bir grup keşfettim. İsmi Phantogram. Eyelid Movies adlı albümlerini izninizle tavsiye edeceğim. #Phantogram - When I'm Small.   
-yalnız hatun klipte çok güzel ama görsellerde aratayım dedim, şaştım kaldım, iyi bir evrim geçirmiş bu klibe kadar desem yeridir.-

Eyelid Movies.

En çok uyumaya yakın geliyor. En çok geceleri. Yetmezmiş gibi bir de, durmadan yağan yağmur. Aklımda sıfır görüntü, sıfır his. Kafam bir iplik yumağı oluveriyor ve bir anıyı çekmek istiyorum aralardan. Bana sarılması lazım, uyutması lazım. Bir anı..Ve bir tane geldi. Bir dost demişti ki bana, hep böyle kal olur mu.

Çok küçük kaybolduğum şeyler. Saliselerle hayatımızdan akıp giden anlar bunlar. Farkedilmeyen, ard edilen. Uykudan uyandığınız, göz kapaklarınızı kaldırdığınız anda oluşan belki binlerce eylem, his, yaşam kümesi gibi. Ben, benimkini göremem. Bir ayna ile uyuyamam. Nasıl bir şey olduğunu bana anlatabilir misin, başlarımız yan yana, ayaklarımız birbirine karışmış iken?

#Devics - The Man I Love.

Kadehlerin ince çıtırtısı.

İçilecek adam vardır, bir de içilecek şarkı. Ki o şarkı, öyle bir şarkıdır ki içinde, başka şarkıları da doğurur. İsmi Müzeyyen olur. Ellerinden öptüğüm. Güzel kadınlar, güzel adamlar.
#Sezen Aksu - Yine Mi Çiçek.