Ulama sorularının basitliğinin verdiği mutluluk var idi.

-bu başlığı inanın bir anda yazıverdim, nasıl oldu ben de bilmiyorum.-

Alakasız işler müdürü seçilsem, hiç üzülmem. Nedenini söyleyeyim mi? Şuan için aklıma gelen şeyler yüzünden. Nasıl bir yazı olacak, şimdiden meraklandım. İşkence de olabilir. Garanti veremeyeceğim. Hah, ne diyorduk, aklıma gelen şeyler diyorduk. Mesela çözemedim nedendir, manavlarda kendimi mutlu hissediyorum. Hepsi birer gezegen imiş gibi, onları keşfetmek; Apollo mapollo zırvalığına gerek kalmadan, oksijeni rahatça çekip geri verirken hele. Başka bir mesela; Bir an ki duygularım, hislerim, bir fıskıyenin sonsuzluğuna ulaşıyor. Birilerini, bir şeyleri yanımda çok istiyorum. O an sanırım, anlatacağım, ama gerçekten anlatabileceğim, doğru kelimeleri kuracağım, o an beni anlayacak. Nasıl bir güçlü istekle yanımda istiyorum anlatamam. O istek karşılanmayınca, ben birden 80 yaşımda, hiçbir şeye hali kalmamış, her şeyi kırışık bir kadın oluveriyorum.

Günlerin bu kadar hızlı geçtiğinin farkındalığına ulaştığım yaşlarda mıyım demeliyim, bilmiyorum. Ama çok hızlı, biliyorum. Belki de çağımızın hastalığı bu hızlılıktır. Hızlıca gelen insanlar, hızlıca giden insanlar. Hızlıca kaybolan anılar, hızlıca yaşanan duygusal sevişmeler. Hızlıca söylenen yalanlar, hızlıca unutulan fedakarlıklar. Nasıl da gözlerimi alan, huzursuz bir kelime imiş şu. Yazarken yüzümün büründüğü tuhaf şekilden anladım. Ekşiyi çok severim, bu sebepten ona haksızlık etmek istemem. Hemen eski haline döndürüverdim.

Bir şekilde dünya küçülüyor. Çünkü bizler büyüyoruz. Alışkanlıklarımızın üstüne alışkanlıklar, anıların üstüne anılar, kokuların üstüne kokular. Durmadan büyüttüğümüz bir şeyler, büyüyen bir şeyler. Peki, her şey tamam ise, nedir? Kendimi bir cümleye sığdırabilir miyim? Kesinlikle hayır. Dün bile, bir saat önce bile, bir dakika önce bile. Kesinlikle yapamam. Ben bir kavram değilim. Kendimi sözlüğün içine sokup, iki noktadan sonra, yüklemli özneli şunlu bunlu cümleden sonra, ''denir'' ile kapıları kapatamam. Ancak kendi sözlüğümü yaratabilirim. Her sayfada aynı sözcüğün farklı anlamlarına rastlayabileceğiniz türden. Bir şeyden değil, bir şeylerden bahsedebilirim size, sana, ona.

Bariz bir şekilde, bazen gerçekler ortadadır. Biz etrafında ne kadar dönüp dursak da, ayaklarımız aşındırıyor olacak yeri ve çemberi ister istemez daraltmak zorunda kalacağız. Başının dönmesinden zevk alacak bir insan değilse, bu kadar işkenceye gerek yok. Bir dilim tat şu pastadan ne olursun. Yanında limonata olmadığını kim söyledi sana?

Bu yazı neden çok ''B''? Ayrıca burası neden çok çikolata ve limonata kokuyor? Biri pastadan dilim almış ve limonatadan yudumlamış olabilir mi?

Ayrıca bu ne alakasız bir şarkıdır o.O  #Woodkid - Iron.

Botlar fora!

Nasıl da mutluyum, botlarımı giydim ya ben bugün, nasıl da mutluyum. Ankara, canımsın. Ellerim de üşüdü. Ama nasıl mutluyum, nasıl. Tık tık tık, o botumun yere basınca çıkardığı sese nasıl vuruldum, ama nasıl da vuruldum. Hopp! Ben olmuş muyum sana Gene Kelly, bir güzel tutturmuşuz görmelisiniz sokaklarda, Singing In The Rain diye, ama nasıl güzel tutturmuşuz. Topuklarımı da havada birbirine öyle bir vurdurmuşum ki, ama öyle bir vurdurmuşum ki. Dedim ki, bugün başka bir güzel Ankara. Baktım yansımama arabanın camından, bugün ben de başka bir güzelim. Yatağıma kadar bütün taşları, betonları, sokakları katettim. Saydım, saydım. Ayaklarım ağrısa da saydım. Bir şeyler eksikti. Bir müzik. Evet, kesinlikle bir müzik. Ama hiç duymadığım, hiç bilmediğim, kıyıda köşede kalan güzelliklerden, kimsenin görmeyeceği türden. +Başka? -Bu kadar. +Emin misin? -Hadi oynama benle, kulaklarıma, gözlerime, aklıma bir yön ver. +Seve seve.

Nasıl da güzel adamlar keşfettim yine. Böyle zamanlarda, kendime aferin lan sana demekten, sonra da kafamı saçlarımı dağıtarak sevmekten alıkoyamıyorum. Aferin lan bana. Baksana nasıl da sevimlisi bir şarkı, ve sapsade bir klip.
-birazcık ses aç- #Half Moon Run - Full Circle.

-o hızlı akışına rağmen bende deli gibi bir sözlerini ezberleme isteği-
-jgjdfhdfkkwertyuıgfdsdfghjmnbvcgkglsdfjsfhdfhjsdkasscfssbdfnmytrekıskyxh EN AY VAÇ ES YOR HED TÖRNS FUL SÖRKIL!-
-şimdilik bu kadarını söyleyebiliyorum :)-
-durmadan ''bu son, yatacağım, son kez dinliyorum'' ''ahğğğğh hadi bi kere daha'' döngüsüne soktu beni.
-ayrıca grubun solisti de hık demiş Emile Hirsch'in burnundan düşmüş o.O Hani şu Into The Wild'daki yakışıklı arkadaşımız. Allahtan dünya ahiret abim falan değil. Fena ve fena. Bir ona, bir buna.

Bu şarkı için şunu kesin söyleyebilirim. Eğer mutluysanız ve bu şarkı kulağınızda ise, sizi bir denize götürecek ve ortasına bırakacak. Arkasından da yağmuru gönderiverecek. Bir de kokusu, mis gibi, ciğerleriniz ayaklanıp gitmeye kalkışacak.
Eğer mutsuzsanız ve bu şarkı kulağınızda ise, sizi bir denize götürecek ve ortasına bırakacak. Arkasından da yağmuru gönderiverecek. Başka bir şey devreye girecek bu anda. Başka bir su. Siz o vakit, ne denizde, ne de yağmurda boğulacaksınız. Siz, kendinizde boğulacaksınız.

Ah, çok acımasızım!

*Şarkının da içinde olduğu, Dark Eyes adlı albümleri kesinlikte tavsiye edilir.

Lumière soleil.

Telefon çaldı. Uyandım uykumdan. Ama iyi ki çalmış. Gözlerimi açtığımda güzel bir şey bana bakıyordu. Hem güzel olması, hem de bana bakması çok yabancı olduğum şeyler. Ahmaklar dedim içimden. Kim icat etmiş bu perdeleri? Şu güzelliğe bak. İçeriye süzülüşe, gösterişsizlikten uzak görünmeyenleri gösterişine, şeffaf baloncuklarla etrafına göz kırpışları atmasına, duvarıma pencereler çizişine, kitabıma ve bardağıma -onlar en önemliler, biliyorsun- dokunuşlarını esirgemeyişine. Bir de beni unutmayışına. Çünkü ben gözlerimi acıtmasını umursamam. Bu yüzden de beni sever, hem de çok. Öyle ki yüzümden başladı, saçlarımda gezinmeye devam etti. Küçük bir gezintiydi onun için. Geçtiği her yerde şaha kalktı her şey. Her şey kendinden geçti. Nefes aldığımı unuttuğum anlardan değildi şüphesiz. Tam tersine, nefesimin sesine şaşırdığım anlardandı. Uzaklaşmaya başlamıştı, bu sefer perdeler yüzünden değil, duvarlar yüzünden. Onları çekemiyordum. Benim bu çaresizliğime rağmen, bana çok iyi davrandı. Gideceğini ezbere söylerler zaten, kitaplar bile yazar. Elbette, gidecek, bitecek. Ama kimse geri geleceğini bildiği halde umursamaz. Perdeleri yine çekerler, en köşeye yapıştırırlar ki kendilerini bana dokunmadan geçsin gitsin diye. Tabi ki o zaman rahatlıkla söyleyebilirim, sizin için gitmiştir. Ama benim için değil. Benim balkabağına dönüşecek tek şeyim, saatlere sığdırdığım huzurum ve mutluluğum. O yüzden, bırakın beni, aman değmeyin keyfime.

Ayrıca ne zaman geleceğini, ve özellikle ne zaman gideceğini bildiğiniz bir şey, daha da az bir acı veriyor. Gelecek - Gidecek arasındaki o çizgi, o zaman dilimi işte acı veren şey. Geldiğinde mutlu, gittiğinde en azından -ben gidiyorum- dediği ve bildiğiniz için hafif mutlu, sonra acı, sonra tekrar mutlu ve hafif mutlu arasında dönüp dolaşan kısır döngü.


*Bana bir dans borcun var.


#Lhasa De Sela - La Frontera.

Balzamin.

C. Süreya gözlerimin içine baktı. Tarih: 12.10.12, saat 20.30 sularıydı. İzmirdeydim. Sevdi beni ilk önce, sonra sımsıkı sarıldı. Biraz konuştu. Döndü ve seslendi.

Sen el kadar bir kadınsındır
Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli
Bazı ağaçlara kapı komşu
Bazı çiçeklerin andırdığı
İş bu kadarla bitse iyi
Bir insan edinmişsindir kendine
Bir şarkı edinmişsindir, bir umut
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili


Ben..beni bilirsin. Bu sözlerin karşısında put gibi duramam. Tabi ki gözyaşlarım duramaz. Tiyatroda olmam, etrafımın insanlarla dolu olması, burnumu çekmek zorunda kalmam, makyajımın bozulması tabi ki sorun olamaz. Bir adam dedim içimden, beni ilk kez heralde mutluluktan ağlatıyor. Sonra yine dedim ki içimden, beni mutlu etmek aslında o kadar basit ki. Sen çok güzel bir adamsın, sen bensin. Ben de senim. Ötesi var mı. Burada olmaman hiç sorun değil. Mutlaka serpiştirmişsindir her şiirine; birazcık saçlarımı, birazcık kirpiklerimi. Kaybolduğumda, sana sarılmam o yüzden. O yüzden de, sıkılma benden. Sen bir kadının ağlamasının ne demek olduğunu bilirsin. Hiçbir bit yeniği, hiçbir acıma, affettirme, sinsilik yüzünden akmadığını bilirsin. Bak Aziz Nesin de çok iyi bilir, hatta o gün yeniden okurken yazdıklarını, bunları sen yazmasaydın Aziz, şuan şu saatte sanırım aynı şeyleri söylüyor, aynı kelimeleri yazıya döküyor olacaktım dedim. Der ki mesela o yazısında Aziz; ''Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan.''

Her zamanki hafta sonlarından biriydi belki. Ama bir şeyler de öğrendim. Ruhsuz, sevmeyi bilmeyen, yalnızlığından kopamayan, korkak, kendine söylediği yalanlarda yaşayan bir aptalım. Şarkılara sarılan, olmayan insanları yaratan, olmayan şehirlerde gezen koca bir aptalım. Sarhoş olmaktan bıktım. Sigaraya vurmaktan bıktım. Çünkü hiçbir boka yaramıyor. Benden geçmiş, bir şeyler uçup gitmiş. En başta sevmeyi unutmuşum. O yüzden beni sevmek isteyen her adama, o ve onlar yüzünden hep haksızlık yapacağım, uzaklaştıracağım kendimden. Çünkü bende ne cesaret kalmış, ne de güven. Kaç kez depremler yaşanmış, ben yeniden inşa etmeye çalışmışım, oldu bu sefer deyip kendimi kandırmışım. Çünkü tek bir nefes yetiyor yeniden yıkılması için. Beklediğim hep bir kişi var, her daim olacaktır şüphesiz. Ama sorun şu ki, o kişi beni bulsa bile gidecektir.

23 bir sınır gibi sanki. 24'ten sonra her şey daha da boka saracak. Benim de ötekilerden hiçbir farkım kalmayacak. İnsanlara, ben aslında böyle değildim dediğimde, kimse inanmayacak, bir yerleriyle gülecekler. Böylece ben her gece başka bir içki kokacağım.

İnanır mısınız, şu yazıyı o kadar çok devam ettiresim var ki. Ama istemiyorum. Bana In The Mood For Love'u bırakıp gidin yeter. Bir de The Panic in Needle Park'ı. 
#Nat King Cole - Quizas, quizas, quizas.

Fish doesn't think because fish knows everything.

Metrolar çok hüzünlü yerler gelir bana. Ne bileyim. Sanki birileri sığınacak, düşünecek bir kaç dakikalık bir yer bulmuş gibi. Yani herkes için geçerli değil bu tabi. Hangi insanları kastettiğimi saniyede çözebilirsiniz oralarda. Bakışlardan biri mutlaka belli eder. İşte o zaman ne yapasım gelir biliyor musunuz, başımı hafiften aşağıya doğru çekip, yüzüme de yine de en hafifinden bir gülümseme alıp, ben de onlardan biriyim selamını vermek. Tam o an inmeyeceğim durakta inip, bir kişiye ulaşabildiğimin düşüncesiyle sokaklarda yürümek.

Bir kişiye ulaşabilmek. Kaç gündür bu cümle ile meşgulum. Yani kafam. Yani ben. Yani tavan. Sıva çatlaklarından, boya hatalarından canavarlar, kuşlar, böcekler, yüzler çıkarmayı adet edinmişliğimin üstüne. Diyorum ki, acaba bunu başarabildim mi. Benim için binlercesinin önemi yok. Sadece bir kişi. Kıyılarıma vurmuş bir yabancı, ya da yerimi bilen ve arada sırada uğramayı seven bir insan. Ben ise onu ada'mda ağırlamanın hoşnutluğu içindeyim. Önemli olan, kalması ya da gitmesi olmayacak. Önemli olan, aklına yerleşmeyi başarabilmiş olmak olacak. Yani, evine gittiğinde rahatça uykuya dalmasını sağlayacak cinsten. Sanırım böylelikle, emin olabilirim kendimden. Sen iyi bir insansın Mathilda, cümlesinin ağızlardan dökülmesine gerek kalmayacak şekilde, iyi bir insan olduğumu anlayabilirim. Ulaşabildiklerim, ulaşabileceklerine ulaştıklarında ise, bu bir kişi olmaktan çıkacaktır. Ben içkimi ulaşabildiklerime kaldırırken, görmeseler bile, onlar da bana -ellerindeki kadehlerini tıpkı o metrodaki insana yapmak istediğim şeyi, bu sefer bana yapıyorlarmış gibi- hafif bir baş eğmesi ve gülümsemesi ile, burdayım selamını çakacaklar.

Ne zamandır görmediğim bir rüya var. Sabahların kendi haline bırakıldığı, gecelerin saatlerle sınırlı kalmadığı. Bir dünya var, milyonlarca kelimeyle dolup taşan. Bir ülke, bir şehir var, kelimelerinin sokaklarında dolaştığı. Bir ev ve bir adam var, kelimelerinin çaresiz bırakmadığı. Kimsenin işten, güçten, parasızlıktan, üzüntüden ve yemekten yorgun düşmediği; şaraptan, dostluktan, sohbetten, hayallerden ve aşktan yorgun düştüğü.

Gözlerim, nasıl da kocamanlar. Gözlerim, yüzümün yarısı ve içinde balıklar yüzüyor.
Ve bir film demişti ki bana; balık düşünmez, çünkü o her şeyi bilir.
#Rachael Yamagata - Over And Over.

Yağmur dönerken Ankara'ya.

Her şey konuşulmuştu ama hiçbir şey konuşulmamış gibiydi. Kadın, sadece gözlerini almıştı dolaştırmaya, kafası pencereye dönük, geçen her araba yüzünde ışıkların yanıp sönmesine yol açıyordu. Bazıları gözünü çok alıyor, hafiften kısmak zorunda kalıyordu. Sayıyordu geçen arabaları. Hızla geçerken çıkardıkları rüzgar sesine, kafasında bir ritim tutturmuş, kaptırıvermişti kendini. Penceredeki yansımasına takıldı gözleri bir an. Yabancıydı, o değildi. Gözlerinin altından su damlacıkları iniyordu. Kendi gözyaşları değildi, o kadar büyük olamazlardı. Aslında o kadar da büyükler, göremezler diye düşündü. Hafif bir şekilde, yüzünde hayalkırıklığının verdiği gülümsemeyi saliselere sığdırıp, kafasını oynattı. Yine aynı yerdeydi. Hiçbir ilerleme yoktu. Mekan, zaman, insanlar değişiyordu belki ama o hep aynı yerdeydi. Bir şeyler söylemesi mi gerekti, yeterince söylediğine inandığı halde? Kime söyleyecekti, en önemlisi ne söyleyecekti. Söyleyeceği her kelimenin altında ezilecekti. -susalım, bir şeyler gelir mutlaka, konuşuruz, sonra yine susarız, belki söyleniriz, sonra deliler gibi güleriz, bir bakarsın gülmekten dökülen yaşlar yerini hüzüne bırakıverir, sonra yine susarız, sarılıp uyuruz, birbirimize bakıp bakıp hayallere dalarız, dünyanın en güzel insanı bana bakıyor diye geçiverir aklımızdan, öpüveririz boynun en güzel yerinden, sonra yine susarız, ama dudaklarımız konuşur, sonra sigara yakarız, dalarız boş duvarlara, ben elinin işaret parmağını fırçam olarak tutar tavana bir şeyler çizerim, sen saçlarımın içinde kaybolur gidersin, sonra susarız, hep susarız, konuşmanın bir ihtiyaç olmadığını farkedene kadar- Şu upuzun cümleleri bir kaç saniyede aklından geçiriverdiğine şaşırmıştı. Bunları söylemeye hep korkacaktı, çünkü delilikti. Ne yapıyorum ben diye düşündü, elini alnına götürmeden önce. Burnundan derin bir nefes verdi, sesi irkitir belki diye. Gözlerini çevirmiyordu ama kendisini izlediğini biliyordu. -aklımdan geçenler, aklımdan hiç geçmedi mi, yoksa hepsini söyleyivermiş olabilir miyim. Öyleyse neden öyle bakıyor, sanki söylediklerimi duymuş gibi. Kafam allak bullak. Sakın sevdiğim şarkılardan biri çalmasın, sakın. Allahım, yalvarırım. Yoksa o şarkıyı her duyduğumda bu anı hatırlayıp kahrolacağım, ezileceğim, kafamı toprağa gömmeye çalışacağım-

Adam, sonunda dayanamadı. Gözlerini hiç ayırmamıştı zaten. Biliyor musun dedi. Kadın hemen kafasını çevirmişti bile, daha adamın ağzından çıkanlar kelimeye, cümlelere dökülmeden, ''b'' demesi yetmiş de artmış gibi çevirivermişti. -Biliyor musun, tıpkı Ankara gibisin. Gri, suskun, olgun, üzgün, yağmurlu, ara sıra güldüren, çokça hüzünlendiren. Korkuyorum bazen. Sokakların ıssız, geceyi çok seviyorlar. Duvarların fazlasıyla ağır, çok çizmişler, çok zarar vermişler. Kimse değerini bilmemiş, hep yerden yere vurmuşlar, İstanbul ile karşılaştırmışlar. Orada eğlenmiş, gülmüşler. Sonra pişman olup sana gelmiş, ağlayıp, dertleşmişler. Sen ise, hep kucaklamışsın, kapılarını kapatmamışsın. Susmuş, dinlemişsin. Konuşmadığın için de küfürü yemişsin. Halbuki, konuşmuşsun. Halbuki, sessizlik en büyük cennetin, haberleri yok-

***

Sessizlik en büyük cennetimiz. Gel Ankara, sonuna kadar tadını çıkaralım.
#Vega - Ankara.

Americana Exotica.

Bir kadın var. Öldüğüne inanması güç. Bütün şarkılarını alacaksın yanına, bir de şarabın olacak. Ver elini, olmayan diyarlar, olmayacak hayaller. Nasıl güzel bir ses, nasıl yerini bilen sözler. Mesela bir şarkısı var, La Confession. Bir arkadaş sağolsun çevirmiş, eline sağlık. Buyrun sözleri; TIK! Bir şarkısı var, My Name. Ruhumun söz ve müziğe bürünmüş hali gibi. Tüm eserleri birbirinden farklı, birbirinden daha anlamlı.

Diyeceğim o ki, bu güzel insanın değerini bilin. Benden de bir başka şarkısı gelsin; #Lhasa De Sela - De cara a la Pared.

Arrivederci Roma!

Bir Woody Allen filmini sinemada izlemeyeli baya olmuştu. Yalnız başıma atmayı düşünüyordum kendimi sinemaya, ama bir baktım ki Yastahta kendine eşlik edecek arkadaş bulamamaktan yakınıyor. O zaman hadi dedim, bir kere de o arkadaş ben olayım. Kendisiyle tanışma fırsatımız da olmamıştı, böylece onu da gerçekleştirmiş olduk. To Rome With Love, tipik W. Allen filmi kuşkusuz. Tek bir şehirde geçen farklı farklı hikayelerin, bize yansıtılması. Jim Jarmusch tabi ki benim bu tarz hikayelerde en birincimdir o ayrı. Neyse, film  o kadar eğlenceli olmuş ki, bir ara gözlerimden yaş geldi gülmekten. Tüm oyuncular harika. Woody'nin tipik cümleleri, tipik espirileri zaten kendi ağzından her daim mevcut. Ama yaşlanmış baya, böyle görünce o ve sevdiğim diğerlerini, üzülüyorum. Ne kadar elden bir şey gelmese de. Ha bana göre hep sevimlisidir kendisi orası ayrı :) Film açıkcası Woody'i geçersek, Roberto Benigni'nin kadrosunda olmasıyla beni daha çok çekti. Al sana başka bir sevimlisi daha. Ve tüm film boyunca, en çok onun hikayesinde deliler gibi kahkaha attım. Nasıl seviyorum ben bu güzel adamı anlatamam. Hani babam olsa bu kadar severim. -bu bir Robin Williams için de geçerlidir- Nasıl da kendi gibi, rol yaptığını hiç düşünmezsiniz bile. Sarılırım böyle heriflere, hiç bırakasım gelmez. Eğer eğlenceli ve kafanızı dağıtacak bir film arıyorsanız, tam size göre. Ha bir de filmin müziklerine kötü diyenler olmuş. Merak etmeyin, sinema çıkışı hepsini uçan tekmelerimle savurdum. Burası Roma yahu, sen BU şarkıyı nasıl beğenmezsin, ayıp. Roma demişken...neyse. 
Arkasından uzunca sohbet ettik, kahve içtik, saati unuttuk. Kendisi hakkında kesin söyleyebileceğim bir şey varsa, kahve canavarı olduğudur. Ve benim önüme bir yığın kahve ile ilgili öğrenmem gerekenleri serdi, şaşkınlıkla dinledim. Kahveyi bu kadar seven bir insanla hiç karşılaşmamıştım doğrusu. Ayrıca Starbucks'ı sevmeyen adam, gerçekten de kahveden anlıyordur benim gözümde. Güzel sohbeti ve daveti için tekrar çok teşekkür edeyim kendisine. 
Filmden bir müzikle bu yazıyı sonlandıralım o halde; #Emilio Livi & Trio Lescano - Non Dimenticar Le Mie Parole.