Frankly, my dear, I don't give a damn.

*O gün annem anlattı da, küçük iken, bir canavar iken, evdeki bütün plakları ben kırmışım. İçinde U2, Boney M., John Travolta'ya kadar varmış.
*Ayrıca annem bu şarkıyı da hatırlattı ve çok mutlu etti; #Boney M. - Rasputin.
*Olimpiyatlar sağolsun, biraz sıkınıtımızı aldı şu yaz sıcaklarında. Halter'e bakıyordum da, yarışmacalar acayipler lan. Ne bilim, o gaza gelme şekilleri, antrenörlerinin -kaldır lan kaldır- diye bağırışları. Bunlar Japon ya da Çin olunca tabi o bağırışlarda ben acayip kopuyorum. Bir de, her yarışmacının yüzünde, diğerinden fazla kilo kaldırdıktan sonra oluşan ''Noldu lan, sustunuz?'' ifadesi yok mu, süper.
*Bir dosttan alıntı; Kenan Işık ''yarı yarıya'' dedikçe, yarışmacılar ''yüzde elli'' joker hakkı diyor. -ne de doğru demiş, tespitin allahı-
*Fransız sinemasının önemli isimlerinden Chris Marker'ı kaybettik. Çok sessiz sedasız oldu sanki. Yine her zamanki gibi. Değeri anlaşılmayacak.
*8-9 saatlik uykudan alamadığım dinçliği, 3-4 saatten almam da tuhaf doğrusu.
*The Cranberries dediğimde Zombie demiyorsan, bizdensin. Gel, hatta kahven benden.
*Tom Hardy, harbi hardy!
*Bette Davis eyes.. -bence yeterli bir cümle-
*Bana bir film ve yönetmeni olsan hangisi olurdun diye sordular. Ben de Fa Yeung Nin Wa ( In The Mood For Love) - Kar Wai Wong dedim.
*Şunun şurasında küçükken en büyük hayali akülü araba olan kaç kişi kaldık.
*Ergenlikten kalma hotmail adreslerini değiştirmeye üşenme vs. Ergenlikten kalma kimlik fotoğrafını değiştirmeye üşenme.
*MaxFM'i her açtığımda Garbage - Blood For Poppies şarkısına rastlıyorum. Hadi bunu da açıklayın ateyissler?
*Hıhı evet, Godfather theme korna sesli minibüscü amca, hıhı evet.
*''Gözünü seveyim...'' diye başlayan sıkıntılı cümleler kurmayı pek seviyormuşum meğer.
*''Yalnız aşkta rastlanan o seçkin nokta. Birden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin. Ayır ayırabilirsen hangimiz kadın hangimiz erkek.''   #Cemal Süreya. -bazenseninbudünyayafazlaolduğunudüşünüyorum-
*Guns N' Roses tişörtüm ve antep sokakları. Güzel bir deneyimdi.
*''Kayın ağaçları..Benim bir hiç olduğumu öğretin bana. Ve yaşamaya layık olduğumu.''
*''Everyone is a king when there's no one left to pawn.''
*Bizim burdaki davulcunun Howard Shore ile bir yakınlığı olduğundan şüphe ediyorum artık. Her gece bir yerlerden orklar, elfler çıkacak diye bekliyorum ki bu film tamamlansın.
*Bir üstat, bir adam; Yaşar Güvenir. -Sensiz Saadet-
*Hamak olsa da yatsak.
*Bloomberg Tv'yi benim gibi çok sevenlerden misiniz?
*Her şey üzerine mi geliyor, bir şeyleri değiştirmek mi istiyorsun, bu aptal oyunlardan çok mu sıkıldın, artık uğraşmak istemiyor musun..O zaman at Fink'e.
*Rahatlığın ve konforun tek adresi: Yer Yatağı.
*Ramazandan sonra Bukowski, çok pis içicem. Ama şimdi değil, Ramazandan sonra.
*Bir kaç tavsiye albüm; The Very Best of MTV Unplugged / Austra - Feel It Break / Drive Soundtrack / Lykke Li - Wounded Rhymes / Lana Del Rey - Born To Die / Russian Red - Fuerteventura / Kings of Convenience - Declaration of Dependence / The Tree of Life Unoffical Ost / Rhythms of Del Mundo: Cuba / Black Rebel Motorcycle Club - Beat The Devil's Tattoo / Feist - Let It Die / Florence And The Machine - Ceremonials / Hungry Ghosts - Hungry Ghosts (1999) / Lhasa De Sela - Lhasa / Tamburada - Fantastik / Tindersticks - Curtains /
*Kıyıda köşede saklanmış güzel insanları keşfettiğim zaman bir başka mutlu oluyorum. Bunlardan biri geliyor şimdi. Bu kadını dinleyin, dinlettirin. Ayrıca videodaki görüntüler tam olarak ne bilmiyorum ama çok etkilendim. #Paula Frazer - Like A Ghost.

The Dark Knight Rises.

Şimdi başta konuşmak istediğim bir konu var, şehrimdeki sinema seversizliğe değinmek istiyorum. Seversizliğin yanında umursamazlığına da. Nerdeyim, Gaziantep! İlk olarak burada bana en yakın avm'deki sinemayı tercih edip, ilk seansında olmak istedim. Ama oradaki güzel ablamız, filmin daha gelmediğini söyledi. GELMEDİ Mİ? O zaman neden iki salonda birden gösterime giriyor ve seanslara ulaşılabilir gözüküyor? FİLM HAZIR DEĞİL imiş. Ee öbür seansa hazır olur mu? BİLEMİYORUM imiş. Hay yarabbim, sabırla uzaklaştım oradan. Diğer bir tercihim şehrin çok dışında bir sinema salonu idi. Oranın da ilk seansına yetişebildim, gözüm kara. İlk seans olucak arkadaş! 10 dk var gözüküyordu filme. Yetiştim ulan gülümsemesiyle bileti alırken, burdaki güzel ablamız da filmin hazır olmadığını, diğer seansı beklememizi söyledi. Şimdi bu nedir abi? Bu umursamazlıktır apaçık. Oraya tüm salonu dolduracak seyirci gelse, aynı şey olur mu muamma ama, bu şehir sinema sevgisizliğinin ötesinde, sinemalarıyla da sevgisiz. Yani, hadi diyelim ki onların da suçu olmasın, buranın insanının pek sinemayla iç içe olmayışı, -ama iş Recep İvedik olunca bu değişiyor, tuhaf- onları da umursamaz yapsın. Ama gelen 7-8 kişi bile olsa, saygı duyulması gereken bir yerdesin. O filmi hazır edeceksin, ha olmuyorsa da 11.30 seansını es geçip, 12.45'ten başlatacaksın. -ve evet, koca salonda on parmağı bile geçemedik, ilk seans ilk gün şeysine veriyorum diyelim-
Bir virajla hemen filme geçiyorum. Olaylı galasının verdiği şok ve üzüntü dışında; aylar saydık, haftalar saydık, günler saydık, saatler saydık ve sonunda kavuştuk. Evet, Nolan her zamanki örgülü kazağını giymiş karşımızda duruyor. İlk yorumum, bu film diğerlerinin yanında havada kalıyor yorumlarına karşı olarak gelecek. Hayır, havada kalmıyor. Bu film sadece diğer serilerine göre daha ciddi. Evet, doğru kelime bu olmalı. Çünkü, bu bir son. -mu acaba'sına geleceğim,çünkü emin değilim- Ve, daha fazla bir duygusallık barındırıyor içinde. Batman, yani Christian Bale 8 yılın üzerindeki yüküyle daha kırılgan, daha çökmüş ve ''artık emekli olduk bizde be abi'' ambiyansıyla bir start veriyor. İlk filmde, bir doğuş, karakterin oturuşu mevcuttu. İkinci filme geldiğimizde, Joker'in katkılarıyla, film farklı bir boyut kazandı; renkliydi. Bruce Wayne'in hayatı her zamanki piçliğindeydi. Batman'in oyuncakları daha ön plandaydı. Ama bu filmde, bir adam var ki, bu adam gerçekten korkutuyor; Bane. Ciddiliğini fizikselden öte, Batman'e ve Gotham'a bu kadar yaklaşmasından alıyor. Diyorsunuz ki, tamam, bu adam gerçekten de bu işi bitirecek. Joker'in ya da diğerlerinin isteyip de yapamadıklarına çok yakın, onlar bile toplansa Bane'i seçip gönderirler, o derece. Bu yüzden, kesinlikle acımasız bir karşılaştırma yapılmamalı. İki kötü karakter de filme farkı şeyler katıyor. Bunu özellikle belirtmek istedim. Ha, havada kalıyor yorumunu şu bakımdan kabul edebilirim, filmde göz ardı edilmeyecek hatalar mevcut. Mantık hataları bunlar. Tabi ki, keşke bunu yapmasaydın Nolan diyorsunuz. Ben de diyorum. Bu yüzden de birazcık kırıldım kendisine. Başka bir nokta, Batman'in uçan oyuncağı dışında, bu sefer kendi gücüne ya da benim deyimimle kas gücüne abandığını görüyoruz. Tamam iyi ama dövüş sahnelerinde daha büyük bir beklenti içindeydim açıkçası, bu sebeple daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. Bunun dışında, yeni eklenen karakterlerden Miranda, yani Marion Cotillard en kötü performanslarından birini sergiledi. Zaten bir fazlalık gibiydi, hani sanki Nolan, ''Marion seni severim, gel bu filmde de bir küçük rolde oyna bari'' demiş havası vardı, filmi izlerken bunu baya hissediyorsunuz. Filmin sonuna hitaben, karakteri için -ha, tamam- deyip geçiyorsunuz. Diğer yenimiz ise, cesur ve akıllı polis memurumuz Blake yani Joseph Gordon-Levitt. Ona Marion kadar yüklenemem, çünkü yine filmin sonuna hitaben, karakterinin daha da anlamlandığına inanıyorum. Diyebileceğim sadece, gayet iyi bir oyunculuktu yine. Ki Joseph Gordon-Levitt de yükselişe geçen oyunculardan. -kendisinin  Heath Ledger'a olan benzerliği bende hep bir artı, o başka-  Selina karakterinde gördüğümüz Anne Hathaway'e de çok bir şey diyemem, hakkını vermiş çünkü başta ismini ve filmdeki karakterini duyduğumda çok güvenmemiştim kendisine. Beni haksız çıkardı. Kedi Kadın tiplemesini daha oturaklı bir şekilde sundu. Ama onun hikayesini de daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmek isteyen benim gibi seyirciler olacaktır. Ve Tom Hardy, ah canımın içi. Bu herifi harbiden seviyorum. Yine harika bir performanstı. Fazlasıyla tatmin ediciydi. Özellikle son sahnelerde beni daha çok etkiledi. İlerde bir aşk-romantik filminde görürsek kendisini hiç şaşırmam. -Tom Hardy ve -bu filmle alakasız olsa da yine de belirtmek isterim- Ryan Gosling, son zamanların favori oyuncularımdan zaten- Diğer oyuncular da, gayet başarılı bir şekilde yine karşımızdaydılar. Son film adına, eskilerden gelen ve yine görünen sürpriz karakterler, küçük ama etkili bir yere sahipti.
Gelelim müziklere. Hans Zimmer, tapılası adam, bu filmde daha ön planda ve devleşiyor. Müzikler, her kareyle mükemmel uyum içerisinde. Zimmer, bir bakıma bu söylediğim eksikliklerin yanına büyük bir artı koymayı başarıyor. Zaten, şimdiye kadar yaptıklarıyla hiç hayal kırıklığı yaşatmış değil, o yüzden adının geçtiği her yerde, her zaman saygıyla eğilirim. -gelir gelmez hemen soundtrack'e abandım bile-
Çok spoiler vermeden, artık kepenkleri indirmeli. Son olarak diyeceğim o ki, Nolan, Batman hikayesine farklı bir boyut kazandırdı. Bunu kimse inkar edemez. Batman'i başka şekilde tanıttı ve daha çok sevdirdi. Tabi ki, bu önceki Batman uyarlamalarını unutmamız anlamına gelmiyor. Her şeyin yeri ayrı. Diyebiliriz ki Nolan'ın Batman'i daha ciddi, daha oturaklı bir senaryo ve kadroya sahip. Film, bazı hatalarına rağmen, hakkı yenilemez derecede iyi. Özellikle son zamanlardaki açığı göz önüne alırsak. Olması gereken tipik son dakika Nolan sürprizleriyle birlikte gerçekten bir son filmi miydi, yoksa sadece bir başlangıç mı, -başta söylediğim o kararsızlık- bunu sanırım zaman gösterecek. Mutlaka izlenmesi gereken bir yapım olduğunu düşünerek, gitmelisiniz diyorum. İyi seyirler.

**


Sonra, içeri gitti, gitarını kaptı geldi. Kahvemiz çoktan bitmiş, dibinde kalanlar tuhaf şekilleri andıran katılaşma evresine geçmişti bile. -Eğer şimdi çalacağım şarkıyı biliyorsan, bana eşlik edeceğin yeri de biliyorsundur-  Çalar çalmaz anlamıştım hangi şarkı olduğunu. Yüzümde aptal bir gülümseme, kocaman gözlerimle gözlerinin içine bakıp, anlamasını istedim her şeyi. En büyük yalanlarımdan, en çocukca hatalarımdan, en mutlu anlarımdan, en acı hatıralarımdan..Her şeyin altındaki gerçek ben’i çekip çıkarmasını istedim. Gülümsedim. Çünkü şarkıyı biliyordum, sıra benimdi. Bu sefer, o susup, gözlerimin içine bakarak gülümsüyordu. Tuhaf, şarkının bitmemesini istiyordum; daha çok gözlerinin içine bakmak için. Şarkının bitmesini istiyordum; o’nun yüzüne dokunup, sonra öpebilmek için. Sonra düşündüm de, önümüzde daha çok vakit olacak gibi.


-gibi bir şey işte bu şarkı-

Morfin.

Güzellik nerede? Küçük şeylerin ölümlülüğünün, içinde barındırdığı büyük mutluluklarda mı? Ya da şimdiye kadar susmuş saklanmış anların içindeki küçük şeylerde mi?
Peki siz bayım, siz. Hiç ay ışığında şeytanla raks ettiniz mi?
#Tamburada - Yaz Müziği.

Cosmic Blues.

Nasıl da biliyordum aslında, nasıl da. Defterime ne güzel de yazmışım, Nostradamus misali. Ama cesaretime hayran kaldım. Yine gidip o yüzde bir'lik ihtimale sarıldım, sarmaladım kendimi.
Çok sıcak. Sigaram eriyor, hayallerim terli ellerimden kayıp düşüyor. Toplamaya çalıştıkça da daha beter yok ediyorum. Su oluyorlar buharlaşmadan önce. Sonra basıp kayarak düşüyorum.
Ne güzel değil mi, hep aynı kısır döngünün insanıyım. Tam bir şeyler yolunda giderken bam! O yuvarlanıp giden şey benim başım.

#Robert Cray - Time Makes Two.

Wounded Rhymes.

Bana diyorlar ki; neden? Neden, o çok gitmek istediğin konserin biletini sattın? Neden bu kadar çabuk vazgeçtin? Neden o yağmurun altında ıslanmak istediğinde, inip ıslanmadın? Neden o çok gitmek istediğin şehirlere imkanın varken gitmedin? Neden en güzel manzaralarını kaçırıp fotoğraflayamadın? Neden en sevdiğin müzik çalarken dans etmedin? Neden en sevdiğin elbiseni hiç giyerken görmedik seni? Neden şehrin en güzel gecesinde uzanıp yıldızları seyretmedin? Neden kar'ın keyfini hasta olana kadar çıkarmadın? Neden saçlarını hiç kısa kestirmedin? Neden hep dalıp gidiyorsun? Neden çok susuyorsun? Neden o plakları aldın? Neden o posterleri seçtin? Neden durmadan yazma gereksinimi duydun?
Hah..cevap o kadar basit ki. Ya da bırakalım bir kadın cevaplasın. #Lykke Li - I Know Places.