Yağmur dönerken Ankara'ya.

Her şey konuşulmuştu ama hiçbir şey konuşulmamış gibiydi. Kadın, sadece gözlerini almıştı dolaştırmaya, kafası pencereye dönük, geçen her araba yüzünde ışıkların yanıp sönmesine yol açıyordu. Bazıları gözünü çok alıyor, hafiften kısmak zorunda kalıyordu. Sayıyordu geçen arabaları. Hızla geçerken çıkardıkları rüzgar sesine, kafasında bir ritim tutturmuş, kaptırıvermişti kendini. Penceredeki yansımasına takıldı gözleri bir an. Yabancıydı, o değildi. Gözlerinin altından su damlacıkları iniyordu. Kendi gözyaşları değildi, o kadar büyük olamazlardı. Aslında o kadar da büyükler, göremezler diye düşündü. Hafif bir şekilde, yüzünde hayalkırıklığının verdiği gülümsemeyi saliselere sığdırıp, kafasını oynattı. Yine aynı yerdeydi. Hiçbir ilerleme yoktu. Mekan, zaman, insanlar değişiyordu belki ama o hep aynı yerdeydi. Bir şeyler söylemesi mi gerekti, yeterince söylediğine inandığı halde? Kime söyleyecekti, en önemlisi ne söyleyecekti. Söyleyeceği her kelimenin altında ezilecekti. -susalım, bir şeyler gelir mutlaka, konuşuruz, sonra yine susarız, belki söyleniriz, sonra deliler gibi güleriz, bir bakarsın gülmekten dökülen yaşlar yerini hüzüne bırakıverir, sonra yine susarız, sarılıp uyuruz, birbirimize bakıp bakıp hayallere dalarız, dünyanın en güzel insanı bana bakıyor diye geçiverir aklımızdan, öpüveririz boynun en güzel yerinden, sonra yine susarız, ama dudaklarımız konuşur, sonra sigara yakarız, dalarız boş duvarlara, ben elinin işaret parmağını fırçam olarak tutar tavana bir şeyler çizerim, sen saçlarımın içinde kaybolur gidersin, sonra susarız, hep susarız, konuşmanın bir ihtiyaç olmadığını farkedene kadar- Şu upuzun cümleleri bir kaç saniyede aklından geçiriverdiğine şaşırmıştı. Bunları söylemeye hep korkacaktı, çünkü delilikti. Ne yapıyorum ben diye düşündü, elini alnına götürmeden önce. Burnundan derin bir nefes verdi, sesi irkitir belki diye. Gözlerini çevirmiyordu ama kendisini izlediğini biliyordu. -aklımdan geçenler, aklımdan hiç geçmedi mi, yoksa hepsini söyleyivermiş olabilir miyim. Öyleyse neden öyle bakıyor, sanki söylediklerimi duymuş gibi. Kafam allak bullak. Sakın sevdiğim şarkılardan biri çalmasın, sakın. Allahım, yalvarırım. Yoksa o şarkıyı her duyduğumda bu anı hatırlayıp kahrolacağım, ezileceğim, kafamı toprağa gömmeye çalışacağım-

Adam, sonunda dayanamadı. Gözlerini hiç ayırmamıştı zaten. Biliyor musun dedi. Kadın hemen kafasını çevirmişti bile, daha adamın ağzından çıkanlar kelimeye, cümlelere dökülmeden, ''b'' demesi yetmiş de artmış gibi çevirivermişti. -Biliyor musun, tıpkı Ankara gibisin. Gri, suskun, olgun, üzgün, yağmurlu, ara sıra güldüren, çokça hüzünlendiren. Korkuyorum bazen. Sokakların ıssız, geceyi çok seviyorlar. Duvarların fazlasıyla ağır, çok çizmişler, çok zarar vermişler. Kimse değerini bilmemiş, hep yerden yere vurmuşlar, İstanbul ile karşılaştırmışlar. Orada eğlenmiş, gülmüşler. Sonra pişman olup sana gelmiş, ağlayıp, dertleşmişler. Sen ise, hep kucaklamışsın, kapılarını kapatmamışsın. Susmuş, dinlemişsin. Konuşmadığın için de küfürü yemişsin. Halbuki, konuşmuşsun. Halbuki, sessizlik en büyük cennetin, haberleri yok-

***

Sessizlik en büyük cennetimiz. Gel Ankara, sonuna kadar tadını çıkaralım.
#Vega - Ankara.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder