Lumière soleil.

Telefon çaldı. Uyandım uykumdan. Ama iyi ki çalmış. Gözlerimi açtığımda güzel bir şey bana bakıyordu. Hem güzel olması, hem de bana bakması çok yabancı olduğum şeyler. Ahmaklar dedim içimden. Kim icat etmiş bu perdeleri? Şu güzelliğe bak. İçeriye süzülüşe, gösterişsizlikten uzak görünmeyenleri gösterişine, şeffaf baloncuklarla etrafına göz kırpışları atmasına, duvarıma pencereler çizişine, kitabıma ve bardağıma -onlar en önemliler, biliyorsun- dokunuşlarını esirgemeyişine. Bir de beni unutmayışına. Çünkü ben gözlerimi acıtmasını umursamam. Bu yüzden de beni sever, hem de çok. Öyle ki yüzümden başladı, saçlarımda gezinmeye devam etti. Küçük bir gezintiydi onun için. Geçtiği her yerde şaha kalktı her şey. Her şey kendinden geçti. Nefes aldığımı unuttuğum anlardan değildi şüphesiz. Tam tersine, nefesimin sesine şaşırdığım anlardandı. Uzaklaşmaya başlamıştı, bu sefer perdeler yüzünden değil, duvarlar yüzünden. Onları çekemiyordum. Benim bu çaresizliğime rağmen, bana çok iyi davrandı. Gideceğini ezbere söylerler zaten, kitaplar bile yazar. Elbette, gidecek, bitecek. Ama kimse geri geleceğini bildiği halde umursamaz. Perdeleri yine çekerler, en köşeye yapıştırırlar ki kendilerini bana dokunmadan geçsin gitsin diye. Tabi ki o zaman rahatlıkla söyleyebilirim, sizin için gitmiştir. Ama benim için değil. Benim balkabağına dönüşecek tek şeyim, saatlere sığdırdığım huzurum ve mutluluğum. O yüzden, bırakın beni, aman değmeyin keyfime.

Ayrıca ne zaman geleceğini, ve özellikle ne zaman gideceğini bildiğiniz bir şey, daha da az bir acı veriyor. Gelecek - Gidecek arasındaki o çizgi, o zaman dilimi işte acı veren şey. Geldiğinde mutlu, gittiğinde en azından -ben gidiyorum- dediği ve bildiğiniz için hafif mutlu, sonra acı, sonra tekrar mutlu ve hafif mutlu arasında dönüp dolaşan kısır döngü.


*Bana bir dans borcun var.


#Lhasa De Sela - La Frontera.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder