Rodeo.

Her seferinde keyifli bir şekilde şöyle derdim; şimdi rahatladım, kilometreyi sıfırlama zamanı. Ama sokağa adım atmamla başlıyor, her şey yerle bir oluyor. Sıfır mı? O sıfır çoktan yüzlerce basamaklı sayılara dönüşüyor ve göstergelere sığmaz oluyor; insanlar, mekanlar, sevgiler, nefretler, yanlışlar, doğrular.

Gidiyorum ama biliyorum, ben giderken kolumdan tutup -gitme- diyecek bir insan olmayacak. Kolumun yakasının takılacağı bir kapı kolu dışında belki.

#Kings of Leon - Arizona.

Kamelya.

Zamanın ''zamanlaması''na inanmışımdır hep. Açayım. Bugün başından beri çok sevdiğim bir kitabı bitirdim. Ama okurken beni, okumamam için iten bir şeyler vardı. Kesinlikle içeriği değil, dedim ya sevmiştim. Bilmiyorum. Bitirmem çok uzadı, yani normal bir kitabı okuyuş zamanıma göre. Bitmek üzereyken, beni çok duygulandırdı. Kitabın kapağını kapattığımda, mutsuzluk çöktü üstüme. Son'undan dolayı değildi. Bu yurt odasında, bu yatakta olmamalıydım o kitap kapanırken. O an nerede nasıl olmam gerektiği beynimin projeksiyonu ile düşüncelerime yansıdı. Ama ben orada görünsem bile, orada değildim. Böyle anların acısı bir başka oluyor. Belki başkalarına aptalca gelecek ama, bugünkü -zamanın içindeki zamandışı-lık, bu ve bunun gibi durumlarla karşılaşma olasılığım tabi ki olacak, ama hiç dinlenmemiş müziklerim, kabı daha yırtılmamış dergilerim, herkesin mutlaka izlemiş olduğu ama benim henüz izlemediğim filmlerim, çalınmamış plaklarım, okunmamış kitaplarım, yazılmamış bir sürü boş defterim, giyilmemiş nice kıyafetim ve sayabileceğim bunun gibi çok şeyim var. Öylece duruyorlar. Aldım evet. Ama o gün aldığım dakikadan itibaren, onları bir anıya yerleştirdim. Gelecek olmasını ümit ettiğim, heyecanlandığım. Bana sorduklarında, bunlar ne böyle dediklerinde, anlatıyorum tabi ki ama anlaşılamayacağını biliyorum. Bu yüzden insanların aklından geçenleri tahmin edebiliyorum. Açıkçası umurumda olmuyor pek. Çünkü kafamda canlandırdığım anıların yanına yerleştirdiğim eski ve yeni insanlar var. Onlara anlatacağım çok şey olduğunu biliyorum. Onların ise anlaması için çok çaba sarf etmeyeceğini. Burada bile, yazdığım başlıklarda, dinlemenizi istediğim müziklerde çok şeyim gizli. Özellikle yapıyorum bunu. Bu yazının bile başlığı buna dahil. Onlar aslında anlatmak istediğim ama anlatamadığım şeyleri temsil ediyor gibiler. Hepsi birer insan figürü, ulaşmaya çalıştığım. Ama bir şeyler de anlatıyorum, gayet de güzel yazıyorum altına kelime kelime, cümle cümle. Peki neden geçmiyor bu içimdeki anlatamayışımın açlığı? Çünkü kelimeler yetmiyor. Hepsi birbirinin kopyası gibi. Geçemiyor sınırlarımdan, ulaşamıyor bana. Belki o an bir şey devreye giriyor. Mesela bir müzik; ya içindeki sözler, ya da içindeki sesler. Duruyor ve bir parantez açıveriyor hayatınıza. Ve siz de -işte bu- diyorsunuz. İşte bu, bu işte anlatmak istediğim. Bu işte içimde her yeri dağıtıp geçen adını koyamadığım hisler fırtınası. Bu küçük anların toplamı, her şeyden büyük oluyor. Sizi ayakta tutan şeylerin bunlar olduğunu anlıyorsunuz. Fark ettiniz mi -şey- kelimesini? Ne kadar çok. Bahsetmek istediğim bu. -şey-lerin aslında basit gibi görünen, göze çarpmayan küçüklüğünün arkasındaki büyüklüğü. Bu yüzden olsa gerek, birileri farkına varmamızı istermiş gibi, -şey- ayrı yazılmalı demiş.

Kitaptan sonra, bir sigara içesim geldi. Aylak Madam'dan aldığım, oraya ait figür ve cisimlerle süslenmiş sigara paketleri vardı. İçine iki tane sigara atmıştım. Onlar aklıma geldi haliyle ama elim gitmedi içmek için. Sanki o iki sigara da başka bir an'a ait idi. Öyle olduğunu kanıtlar bir şey oldu, bir mesaj geldi benden uzakta, çok sevdiğim bir dostumdan;  -hadi kapının önüne çık, geldim ben. bi sigara yakalım :)- Bizim eski zamanlarımızdan kalma ritüel gibi bir şeydi bu. Yemekten sonra birer sigara tüttürürdük. Çoğu şeyden konuşurduk. Çoğu şeyden susardık. Tabi ki, kapının önünde yoktu. Ama anladım ki, o iki sigara, kapının önüne çıkılıp tekrar konuşulacak zamana aitti ve ben o yüzden içememiştim. Daha yeni bitmiş bir kitabın, sanki o an için yaratılmış yeni bitmişliği ile aklımda kalması gereken bir cümlesi geliverdi; Tek bir dostunuz olsun, ama iyi seçin.

Bu şarkıyı o dostuma da gönderdim. Kitabın içinde geçen senfonilerden biri değil tabi ki. Onlardan birini paylaşmak istemedim. Karakterin o senfonileri tanımlarken hissettiği ve kurduğu cümleleri, bana da hissettiren bir senfonim hali hazırda var idi. Nasıl oluyor da, her çaldığında gözlerimi dolduruyor bilmiyorum. Hani hiçbir şekilde sekmiyor. Bana çok dolu şeyler hissettirdiği için belki de, taşması gerekiyor bir yerden. Çok farklı bir an idi, hatta bir daha yaşamayacağımı düşündüğüm öte mi öte bir an idi, bana ilk kez fonda eşlik ettiği an. O gün bugündür, yeri de farklı.

#Paul Buckmaster - Dreamers Awake.

Sake içelim mi?

*Bir şekilde kaçasım vardı buralardan, hele ki lise görünümlü üniversitemden, yorucu stajlarımdan, nöbetlerimden ve çok saygı değer(!) hocalarımdan. Önümde bir seçenek beliriverdi, erasmus zımbırtısını deneyeyim dedim. Baktım ki kazanmışım. Bitmemiş, bir de speaking var imiş. En komik anılarımdan biri oldu desem yeridir. Nasıl bir ıığğğ ığğğlama. Bir Birand, bir ben. Konuştuğum adam da bir sevimlisi anlatamam. İşte başladık, havadan girdi muhabbete. Bugünkü havayı nasıl buluyorsun, çok yağmurlu değil mi, yağmuru sever misin dedi. İçimden diyorum ki tabi, bu bana sorulacak soru mu. Ah bayılırım tabi ama rüzgarsız olursa daha güzel dedim. Sonra devam ettik, klasik soru neden gitmek istiyorsun'a geldik. İşte ığğlı mığğlı bir eğitimim için önemli klasik cevabı ve başka bir ülkeyi görmek, insanlarını ve şehirlerini tanımak da istiyorum dedim. Neden dedi, ben tıkandım. Sağa bak, sola bak, dışarıya yağmura bak, adama bak, önündeki kağıda bir şeyler çizmiş benim adım da var mı ona bak. Cümle aklımda ama, ingilizceye vuramıyorum. Zorlandığımı anlayınca atıldı. Hiç Trabzona gittin mi dedi, hayır dedim, bir şehir daha söyledi ama unuttum, hayır oraya da gitmedim dedim. Onlar da şehir, oralarda da tanıyacağın, öğreneceğin bir sürü şeyler var dedi, neden özellikle yurt dışı olsun istiyorsun ki'ye getirdi, ben daha da tıkandım. Iğğ şey, çünkü hani nasılsa Türkiye'de yaşıyorum, okulum da bana böyle şans vermiş, i mean, i mean..ığğğh. Tam bu anda yardımıma yetişti yine gözlüklü sevimli şey. Yani şunu mu demek istiyorsun, Türkiye'de yaşadığım için Trabzon ya da başka bir şehire istediğim zaman gidebilirim, sorun değil ama yurt dışı öyle değil? Ah dedim hay ağzını öpeyim dedim. İngilizceye vurduğumuzda -hah exactly!- diye nasıl bir atılmışsam, adam baya güldü. O kelimeyi öyle bir söyleyiş tarzım vardı ki, el hareketlerimle falan, görüşmeden çıktığımda kime anlattıysam, kahkahalara boğuldular. Sonra, teşekkür ederiz bizim için bu kadar yeterli deyip, salıverdi beni. Çıkmadan önce bir -call me- hareketi yapmamak için kendimi zor tuttum ehehe :)

*Sevdiğim bir şeyi, -bu müzik, film, her şey olabilir- haz almadığım insanlar sevdiğinde, paylaştığında bende bir sinirlenmeler, atarlanmalar, tripler falan. Ne oluyorsa, bananeyse hah. Bana bak hele. Şapşik.

*Dün bir film izledim. Orada bir şarkı çalıyordu, Roberto Benigni dans ediyordu.  #Irma Thomas - It's Raining.  Yani dedim, hani anı anına bu kadar tutar. Böyle zamanlara bayılıyorum işte. Sanki özellikle o filmi açmalıymışım, o şarkıyı duymalıymışım gibi.

*Benigni demişken; TIK!   -ben bu adamı severken öldürebilirim-

*Film dedik de, Cloud Atlas'a gittiğim baya oldu ama, yine de yazayım dedim. İple çektiğim filmlerden biriydi, ama büyük bir hayalkırıklığı oldu. 3 saatlik film boyunca, sabırla bekledim. Hem de o işkence gibi gelen makyajlarına rağmen. Ama yok arkadaş, olmadı. Yönetmenleri de tırt değil hani ama hiç mi açıp izlemediniz kendi filminizi? Yıl olmuş 2012, en azından o makyajlara adam gibi el atsaydınız yahu.

*Neşelenmek için birebir reçetelerimden biri de Good Morning Vietnam soundtrack albümüdür. Filmin kendisi de olabilir bak, eğer vaktiniz varsa tabi. Vizeler başlıyormuş ya ondan dedim. Ben mi? Benim de var ama ders çalışma işlerini bırakalı çok oldu.

*Ciddi şekilde sigarayı bırakmak için elimden geleni yapıyorum. Bir kahveyle, içkiyle ve yemekten sonra gelen aşırı içme duygusuyla hala aparkatlar ve kroşeler halindeyiz, o kadar. -ee daha ne kaldı anasını satayım-

*Ankara'yı nefret ederken bile seviyorum. Aramızda tuhaf bir bağ var. Kaç yaşındaydım bilmiyorum. Bir gün seyahat ederken, Ankara'dan geçiyorduk. O zamanlar küçük bir şehirde olduğum için, Ankara gözüme bir farklı gözükmüştü. Hayran hayran bakmıştım. İçimden nedense, bu şehirde okuyacağım geçmişti. Tercih yaparken, ne bölümümü ne de şehri planlamıştım. Nasıl oldu bilmiyorum ama buradayım. Ankara benden vazgeçmiyor. Bir gün olur da bir film çekersem Ankara ile ilgili, ismi bile hazır şimdiden; Buraya Bakarlar. Tepesinde vinç unutulan otel de başrolde.

*Bir grup keşfettim. İsmi Phantogram. Eyelid Movies adlı albümlerini izninizle tavsiye edeceğim. #Phantogram - When I'm Small.   
-yalnız hatun klipte çok güzel ama görsellerde aratayım dedim, şaştım kaldım, iyi bir evrim geçirmiş bu klibe kadar desem yeridir.-

Eyelid Movies.

En çok uyumaya yakın geliyor. En çok geceleri. Yetmezmiş gibi bir de, durmadan yağan yağmur. Aklımda sıfır görüntü, sıfır his. Kafam bir iplik yumağı oluveriyor ve bir anıyı çekmek istiyorum aralardan. Bana sarılması lazım, uyutması lazım. Bir anı..Ve bir tane geldi. Bir dost demişti ki bana, hep böyle kal olur mu.

Çok küçük kaybolduğum şeyler. Saliselerle hayatımızdan akıp giden anlar bunlar. Farkedilmeyen, ard edilen. Uykudan uyandığınız, göz kapaklarınızı kaldırdığınız anda oluşan belki binlerce eylem, his, yaşam kümesi gibi. Ben, benimkini göremem. Bir ayna ile uyuyamam. Nasıl bir şey olduğunu bana anlatabilir misin, başlarımız yan yana, ayaklarımız birbirine karışmış iken?

#Devics - The Man I Love.

Kadehlerin ince çıtırtısı.

İçilecek adam vardır, bir de içilecek şarkı. Ki o şarkı, öyle bir şarkıdır ki içinde, başka şarkıları da doğurur. İsmi Müzeyyen olur. Ellerinden öptüğüm. Güzel kadınlar, güzel adamlar.
#Sezen Aksu - Yine Mi Çiçek.

Ulama sorularının basitliğinin verdiği mutluluk var idi.

-bu başlığı inanın bir anda yazıverdim, nasıl oldu ben de bilmiyorum.-

Alakasız işler müdürü seçilsem, hiç üzülmem. Nedenini söyleyeyim mi? Şuan için aklıma gelen şeyler yüzünden. Nasıl bir yazı olacak, şimdiden meraklandım. İşkence de olabilir. Garanti veremeyeceğim. Hah, ne diyorduk, aklıma gelen şeyler diyorduk. Mesela çözemedim nedendir, manavlarda kendimi mutlu hissediyorum. Hepsi birer gezegen imiş gibi, onları keşfetmek; Apollo mapollo zırvalığına gerek kalmadan, oksijeni rahatça çekip geri verirken hele. Başka bir mesela; Bir an ki duygularım, hislerim, bir fıskıyenin sonsuzluğuna ulaşıyor. Birilerini, bir şeyleri yanımda çok istiyorum. O an sanırım, anlatacağım, ama gerçekten anlatabileceğim, doğru kelimeleri kuracağım, o an beni anlayacak. Nasıl bir güçlü istekle yanımda istiyorum anlatamam. O istek karşılanmayınca, ben birden 80 yaşımda, hiçbir şeye hali kalmamış, her şeyi kırışık bir kadın oluveriyorum.

Günlerin bu kadar hızlı geçtiğinin farkındalığına ulaştığım yaşlarda mıyım demeliyim, bilmiyorum. Ama çok hızlı, biliyorum. Belki de çağımızın hastalığı bu hızlılıktır. Hızlıca gelen insanlar, hızlıca giden insanlar. Hızlıca kaybolan anılar, hızlıca yaşanan duygusal sevişmeler. Hızlıca söylenen yalanlar, hızlıca unutulan fedakarlıklar. Nasıl da gözlerimi alan, huzursuz bir kelime imiş şu. Yazarken yüzümün büründüğü tuhaf şekilden anladım. Ekşiyi çok severim, bu sebepten ona haksızlık etmek istemem. Hemen eski haline döndürüverdim.

Bir şekilde dünya küçülüyor. Çünkü bizler büyüyoruz. Alışkanlıklarımızın üstüne alışkanlıklar, anıların üstüne anılar, kokuların üstüne kokular. Durmadan büyüttüğümüz bir şeyler, büyüyen bir şeyler. Peki, her şey tamam ise, nedir? Kendimi bir cümleye sığdırabilir miyim? Kesinlikle hayır. Dün bile, bir saat önce bile, bir dakika önce bile. Kesinlikle yapamam. Ben bir kavram değilim. Kendimi sözlüğün içine sokup, iki noktadan sonra, yüklemli özneli şunlu bunlu cümleden sonra, ''denir'' ile kapıları kapatamam. Ancak kendi sözlüğümü yaratabilirim. Her sayfada aynı sözcüğün farklı anlamlarına rastlayabileceğiniz türden. Bir şeyden değil, bir şeylerden bahsedebilirim size, sana, ona.

Bariz bir şekilde, bazen gerçekler ortadadır. Biz etrafında ne kadar dönüp dursak da, ayaklarımız aşındırıyor olacak yeri ve çemberi ister istemez daraltmak zorunda kalacağız. Başının dönmesinden zevk alacak bir insan değilse, bu kadar işkenceye gerek yok. Bir dilim tat şu pastadan ne olursun. Yanında limonata olmadığını kim söyledi sana?

Bu yazı neden çok ''B''? Ayrıca burası neden çok çikolata ve limonata kokuyor? Biri pastadan dilim almış ve limonatadan yudumlamış olabilir mi?

Ayrıca bu ne alakasız bir şarkıdır o.O  #Woodkid - Iron.

Botlar fora!

Nasıl da mutluyum, botlarımı giydim ya ben bugün, nasıl da mutluyum. Ankara, canımsın. Ellerim de üşüdü. Ama nasıl mutluyum, nasıl. Tık tık tık, o botumun yere basınca çıkardığı sese nasıl vuruldum, ama nasıl da vuruldum. Hopp! Ben olmuş muyum sana Gene Kelly, bir güzel tutturmuşuz görmelisiniz sokaklarda, Singing In The Rain diye, ama nasıl güzel tutturmuşuz. Topuklarımı da havada birbirine öyle bir vurdurmuşum ki, ama öyle bir vurdurmuşum ki. Dedim ki, bugün başka bir güzel Ankara. Baktım yansımama arabanın camından, bugün ben de başka bir güzelim. Yatağıma kadar bütün taşları, betonları, sokakları katettim. Saydım, saydım. Ayaklarım ağrısa da saydım. Bir şeyler eksikti. Bir müzik. Evet, kesinlikle bir müzik. Ama hiç duymadığım, hiç bilmediğim, kıyıda köşede kalan güzelliklerden, kimsenin görmeyeceği türden. +Başka? -Bu kadar. +Emin misin? -Hadi oynama benle, kulaklarıma, gözlerime, aklıma bir yön ver. +Seve seve.

Nasıl da güzel adamlar keşfettim yine. Böyle zamanlarda, kendime aferin lan sana demekten, sonra da kafamı saçlarımı dağıtarak sevmekten alıkoyamıyorum. Aferin lan bana. Baksana nasıl da sevimlisi bir şarkı, ve sapsade bir klip.
-birazcık ses aç- #Half Moon Run - Full Circle.

-o hızlı akışına rağmen bende deli gibi bir sözlerini ezberleme isteği-
-jgjdfhdfkkwertyuıgfdsdfghjmnbvcgkglsdfjsfhdfhjsdkasscfssbdfnmytrekıskyxh EN AY VAÇ ES YOR HED TÖRNS FUL SÖRKIL!-
-şimdilik bu kadarını söyleyebiliyorum :)-
-durmadan ''bu son, yatacağım, son kez dinliyorum'' ''ahğğğğh hadi bi kere daha'' döngüsüne soktu beni.
-ayrıca grubun solisti de hık demiş Emile Hirsch'in burnundan düşmüş o.O Hani şu Into The Wild'daki yakışıklı arkadaşımız. Allahtan dünya ahiret abim falan değil. Fena ve fena. Bir ona, bir buna.

Bu şarkı için şunu kesin söyleyebilirim. Eğer mutluysanız ve bu şarkı kulağınızda ise, sizi bir denize götürecek ve ortasına bırakacak. Arkasından da yağmuru gönderiverecek. Bir de kokusu, mis gibi, ciğerleriniz ayaklanıp gitmeye kalkışacak.
Eğer mutsuzsanız ve bu şarkı kulağınızda ise, sizi bir denize götürecek ve ortasına bırakacak. Arkasından da yağmuru gönderiverecek. Başka bir şey devreye girecek bu anda. Başka bir su. Siz o vakit, ne denizde, ne de yağmurda boğulacaksınız. Siz, kendinizde boğulacaksınız.

Ah, çok acımasızım!

*Şarkının da içinde olduğu, Dark Eyes adlı albümleri kesinlikte tavsiye edilir.

Lumière soleil.

Telefon çaldı. Uyandım uykumdan. Ama iyi ki çalmış. Gözlerimi açtığımda güzel bir şey bana bakıyordu. Hem güzel olması, hem de bana bakması çok yabancı olduğum şeyler. Ahmaklar dedim içimden. Kim icat etmiş bu perdeleri? Şu güzelliğe bak. İçeriye süzülüşe, gösterişsizlikten uzak görünmeyenleri gösterişine, şeffaf baloncuklarla etrafına göz kırpışları atmasına, duvarıma pencereler çizişine, kitabıma ve bardağıma -onlar en önemliler, biliyorsun- dokunuşlarını esirgemeyişine. Bir de beni unutmayışına. Çünkü ben gözlerimi acıtmasını umursamam. Bu yüzden de beni sever, hem de çok. Öyle ki yüzümden başladı, saçlarımda gezinmeye devam etti. Küçük bir gezintiydi onun için. Geçtiği her yerde şaha kalktı her şey. Her şey kendinden geçti. Nefes aldığımı unuttuğum anlardan değildi şüphesiz. Tam tersine, nefesimin sesine şaşırdığım anlardandı. Uzaklaşmaya başlamıştı, bu sefer perdeler yüzünden değil, duvarlar yüzünden. Onları çekemiyordum. Benim bu çaresizliğime rağmen, bana çok iyi davrandı. Gideceğini ezbere söylerler zaten, kitaplar bile yazar. Elbette, gidecek, bitecek. Ama kimse geri geleceğini bildiği halde umursamaz. Perdeleri yine çekerler, en köşeye yapıştırırlar ki kendilerini bana dokunmadan geçsin gitsin diye. Tabi ki o zaman rahatlıkla söyleyebilirim, sizin için gitmiştir. Ama benim için değil. Benim balkabağına dönüşecek tek şeyim, saatlere sığdırdığım huzurum ve mutluluğum. O yüzden, bırakın beni, aman değmeyin keyfime.

Ayrıca ne zaman geleceğini, ve özellikle ne zaman gideceğini bildiğiniz bir şey, daha da az bir acı veriyor. Gelecek - Gidecek arasındaki o çizgi, o zaman dilimi işte acı veren şey. Geldiğinde mutlu, gittiğinde en azından -ben gidiyorum- dediği ve bildiğiniz için hafif mutlu, sonra acı, sonra tekrar mutlu ve hafif mutlu arasında dönüp dolaşan kısır döngü.


*Bana bir dans borcun var.


#Lhasa De Sela - La Frontera.

Balzamin.

C. Süreya gözlerimin içine baktı. Tarih: 12.10.12, saat 20.30 sularıydı. İzmirdeydim. Sevdi beni ilk önce, sonra sımsıkı sarıldı. Biraz konuştu. Döndü ve seslendi.

Sen el kadar bir kadınsındır
Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli
Bazı ağaçlara kapı komşu
Bazı çiçeklerin andırdığı
İş bu kadarla bitse iyi
Bir insan edinmişsindir kendine
Bir şarkı edinmişsindir, bir umut
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili


Ben..beni bilirsin. Bu sözlerin karşısında put gibi duramam. Tabi ki gözyaşlarım duramaz. Tiyatroda olmam, etrafımın insanlarla dolu olması, burnumu çekmek zorunda kalmam, makyajımın bozulması tabi ki sorun olamaz. Bir adam dedim içimden, beni ilk kez heralde mutluluktan ağlatıyor. Sonra yine dedim ki içimden, beni mutlu etmek aslında o kadar basit ki. Sen çok güzel bir adamsın, sen bensin. Ben de senim. Ötesi var mı. Burada olmaman hiç sorun değil. Mutlaka serpiştirmişsindir her şiirine; birazcık saçlarımı, birazcık kirpiklerimi. Kaybolduğumda, sana sarılmam o yüzden. O yüzden de, sıkılma benden. Sen bir kadının ağlamasının ne demek olduğunu bilirsin. Hiçbir bit yeniği, hiçbir acıma, affettirme, sinsilik yüzünden akmadığını bilirsin. Bak Aziz Nesin de çok iyi bilir, hatta o gün yeniden okurken yazdıklarını, bunları sen yazmasaydın Aziz, şuan şu saatte sanırım aynı şeyleri söylüyor, aynı kelimeleri yazıya döküyor olacaktım dedim. Der ki mesela o yazısında Aziz; ''Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan.''

Her zamanki hafta sonlarından biriydi belki. Ama bir şeyler de öğrendim. Ruhsuz, sevmeyi bilmeyen, yalnızlığından kopamayan, korkak, kendine söylediği yalanlarda yaşayan bir aptalım. Şarkılara sarılan, olmayan insanları yaratan, olmayan şehirlerde gezen koca bir aptalım. Sarhoş olmaktan bıktım. Sigaraya vurmaktan bıktım. Çünkü hiçbir boka yaramıyor. Benden geçmiş, bir şeyler uçup gitmiş. En başta sevmeyi unutmuşum. O yüzden beni sevmek isteyen her adama, o ve onlar yüzünden hep haksızlık yapacağım, uzaklaştıracağım kendimden. Çünkü bende ne cesaret kalmış, ne de güven. Kaç kez depremler yaşanmış, ben yeniden inşa etmeye çalışmışım, oldu bu sefer deyip kendimi kandırmışım. Çünkü tek bir nefes yetiyor yeniden yıkılması için. Beklediğim hep bir kişi var, her daim olacaktır şüphesiz. Ama sorun şu ki, o kişi beni bulsa bile gidecektir.

23 bir sınır gibi sanki. 24'ten sonra her şey daha da boka saracak. Benim de ötekilerden hiçbir farkım kalmayacak. İnsanlara, ben aslında böyle değildim dediğimde, kimse inanmayacak, bir yerleriyle gülecekler. Böylece ben her gece başka bir içki kokacağım.

İnanır mısınız, şu yazıyı o kadar çok devam ettiresim var ki. Ama istemiyorum. Bana In The Mood For Love'u bırakıp gidin yeter. Bir de The Panic in Needle Park'ı. 
#Nat King Cole - Quizas, quizas, quizas.

Fish doesn't think because fish knows everything.

Metrolar çok hüzünlü yerler gelir bana. Ne bileyim. Sanki birileri sığınacak, düşünecek bir kaç dakikalık bir yer bulmuş gibi. Yani herkes için geçerli değil bu tabi. Hangi insanları kastettiğimi saniyede çözebilirsiniz oralarda. Bakışlardan biri mutlaka belli eder. İşte o zaman ne yapasım gelir biliyor musunuz, başımı hafiften aşağıya doğru çekip, yüzüme de yine de en hafifinden bir gülümseme alıp, ben de onlardan biriyim selamını vermek. Tam o an inmeyeceğim durakta inip, bir kişiye ulaşabildiğimin düşüncesiyle sokaklarda yürümek.

Bir kişiye ulaşabilmek. Kaç gündür bu cümle ile meşgulum. Yani kafam. Yani ben. Yani tavan. Sıva çatlaklarından, boya hatalarından canavarlar, kuşlar, böcekler, yüzler çıkarmayı adet edinmişliğimin üstüne. Diyorum ki, acaba bunu başarabildim mi. Benim için binlercesinin önemi yok. Sadece bir kişi. Kıyılarıma vurmuş bir yabancı, ya da yerimi bilen ve arada sırada uğramayı seven bir insan. Ben ise onu ada'mda ağırlamanın hoşnutluğu içindeyim. Önemli olan, kalması ya da gitmesi olmayacak. Önemli olan, aklına yerleşmeyi başarabilmiş olmak olacak. Yani, evine gittiğinde rahatça uykuya dalmasını sağlayacak cinsten. Sanırım böylelikle, emin olabilirim kendimden. Sen iyi bir insansın Mathilda, cümlesinin ağızlardan dökülmesine gerek kalmayacak şekilde, iyi bir insan olduğumu anlayabilirim. Ulaşabildiklerim, ulaşabileceklerine ulaştıklarında ise, bu bir kişi olmaktan çıkacaktır. Ben içkimi ulaşabildiklerime kaldırırken, görmeseler bile, onlar da bana -ellerindeki kadehlerini tıpkı o metrodaki insana yapmak istediğim şeyi, bu sefer bana yapıyorlarmış gibi- hafif bir baş eğmesi ve gülümsemesi ile, burdayım selamını çakacaklar.

Ne zamandır görmediğim bir rüya var. Sabahların kendi haline bırakıldığı, gecelerin saatlerle sınırlı kalmadığı. Bir dünya var, milyonlarca kelimeyle dolup taşan. Bir ülke, bir şehir var, kelimelerinin sokaklarında dolaştığı. Bir ev ve bir adam var, kelimelerinin çaresiz bırakmadığı. Kimsenin işten, güçten, parasızlıktan, üzüntüden ve yemekten yorgun düşmediği; şaraptan, dostluktan, sohbetten, hayallerden ve aşktan yorgun düştüğü.

Gözlerim, nasıl da kocamanlar. Gözlerim, yüzümün yarısı ve içinde balıklar yüzüyor.
Ve bir film demişti ki bana; balık düşünmez, çünkü o her şeyi bilir.
#Rachael Yamagata - Over And Over.

Yağmur dönerken Ankara'ya.

Her şey konuşulmuştu ama hiçbir şey konuşulmamış gibiydi. Kadın, sadece gözlerini almıştı dolaştırmaya, kafası pencereye dönük, geçen her araba yüzünde ışıkların yanıp sönmesine yol açıyordu. Bazıları gözünü çok alıyor, hafiften kısmak zorunda kalıyordu. Sayıyordu geçen arabaları. Hızla geçerken çıkardıkları rüzgar sesine, kafasında bir ritim tutturmuş, kaptırıvermişti kendini. Penceredeki yansımasına takıldı gözleri bir an. Yabancıydı, o değildi. Gözlerinin altından su damlacıkları iniyordu. Kendi gözyaşları değildi, o kadar büyük olamazlardı. Aslında o kadar da büyükler, göremezler diye düşündü. Hafif bir şekilde, yüzünde hayalkırıklığının verdiği gülümsemeyi saliselere sığdırıp, kafasını oynattı. Yine aynı yerdeydi. Hiçbir ilerleme yoktu. Mekan, zaman, insanlar değişiyordu belki ama o hep aynı yerdeydi. Bir şeyler söylemesi mi gerekti, yeterince söylediğine inandığı halde? Kime söyleyecekti, en önemlisi ne söyleyecekti. Söyleyeceği her kelimenin altında ezilecekti. -susalım, bir şeyler gelir mutlaka, konuşuruz, sonra yine susarız, belki söyleniriz, sonra deliler gibi güleriz, bir bakarsın gülmekten dökülen yaşlar yerini hüzüne bırakıverir, sonra yine susarız, sarılıp uyuruz, birbirimize bakıp bakıp hayallere dalarız, dünyanın en güzel insanı bana bakıyor diye geçiverir aklımızdan, öpüveririz boynun en güzel yerinden, sonra yine susarız, ama dudaklarımız konuşur, sonra sigara yakarız, dalarız boş duvarlara, ben elinin işaret parmağını fırçam olarak tutar tavana bir şeyler çizerim, sen saçlarımın içinde kaybolur gidersin, sonra susarız, hep susarız, konuşmanın bir ihtiyaç olmadığını farkedene kadar- Şu upuzun cümleleri bir kaç saniyede aklından geçiriverdiğine şaşırmıştı. Bunları söylemeye hep korkacaktı, çünkü delilikti. Ne yapıyorum ben diye düşündü, elini alnına götürmeden önce. Burnundan derin bir nefes verdi, sesi irkitir belki diye. Gözlerini çevirmiyordu ama kendisini izlediğini biliyordu. -aklımdan geçenler, aklımdan hiç geçmedi mi, yoksa hepsini söyleyivermiş olabilir miyim. Öyleyse neden öyle bakıyor, sanki söylediklerimi duymuş gibi. Kafam allak bullak. Sakın sevdiğim şarkılardan biri çalmasın, sakın. Allahım, yalvarırım. Yoksa o şarkıyı her duyduğumda bu anı hatırlayıp kahrolacağım, ezileceğim, kafamı toprağa gömmeye çalışacağım-

Adam, sonunda dayanamadı. Gözlerini hiç ayırmamıştı zaten. Biliyor musun dedi. Kadın hemen kafasını çevirmişti bile, daha adamın ağzından çıkanlar kelimeye, cümlelere dökülmeden, ''b'' demesi yetmiş de artmış gibi çevirivermişti. -Biliyor musun, tıpkı Ankara gibisin. Gri, suskun, olgun, üzgün, yağmurlu, ara sıra güldüren, çokça hüzünlendiren. Korkuyorum bazen. Sokakların ıssız, geceyi çok seviyorlar. Duvarların fazlasıyla ağır, çok çizmişler, çok zarar vermişler. Kimse değerini bilmemiş, hep yerden yere vurmuşlar, İstanbul ile karşılaştırmışlar. Orada eğlenmiş, gülmüşler. Sonra pişman olup sana gelmiş, ağlayıp, dertleşmişler. Sen ise, hep kucaklamışsın, kapılarını kapatmamışsın. Susmuş, dinlemişsin. Konuşmadığın için de küfürü yemişsin. Halbuki, konuşmuşsun. Halbuki, sessizlik en büyük cennetin, haberleri yok-

***

Sessizlik en büyük cennetimiz. Gel Ankara, sonuna kadar tadını çıkaralım.
#Vega - Ankara.

Americana Exotica.

Bir kadın var. Öldüğüne inanması güç. Bütün şarkılarını alacaksın yanına, bir de şarabın olacak. Ver elini, olmayan diyarlar, olmayacak hayaller. Nasıl güzel bir ses, nasıl yerini bilen sözler. Mesela bir şarkısı var, La Confession. Bir arkadaş sağolsun çevirmiş, eline sağlık. Buyrun sözleri; TIK! Bir şarkısı var, My Name. Ruhumun söz ve müziğe bürünmüş hali gibi. Tüm eserleri birbirinden farklı, birbirinden daha anlamlı.

Diyeceğim o ki, bu güzel insanın değerini bilin. Benden de bir başka şarkısı gelsin; #Lhasa De Sela - De cara a la Pared.

Arrivederci Roma!

Bir Woody Allen filmini sinemada izlemeyeli baya olmuştu. Yalnız başıma atmayı düşünüyordum kendimi sinemaya, ama bir baktım ki Yastahta kendine eşlik edecek arkadaş bulamamaktan yakınıyor. O zaman hadi dedim, bir kere de o arkadaş ben olayım. Kendisiyle tanışma fırsatımız da olmamıştı, böylece onu da gerçekleştirmiş olduk. To Rome With Love, tipik W. Allen filmi kuşkusuz. Tek bir şehirde geçen farklı farklı hikayelerin, bize yansıtılması. Jim Jarmusch tabi ki benim bu tarz hikayelerde en birincimdir o ayrı. Neyse, film  o kadar eğlenceli olmuş ki, bir ara gözlerimden yaş geldi gülmekten. Tüm oyuncular harika. Woody'nin tipik cümleleri, tipik espirileri zaten kendi ağzından her daim mevcut. Ama yaşlanmış baya, böyle görünce o ve sevdiğim diğerlerini, üzülüyorum. Ne kadar elden bir şey gelmese de. Ha bana göre hep sevimlisidir kendisi orası ayrı :) Film açıkcası Woody'i geçersek, Roberto Benigni'nin kadrosunda olmasıyla beni daha çok çekti. Al sana başka bir sevimlisi daha. Ve tüm film boyunca, en çok onun hikayesinde deliler gibi kahkaha attım. Nasıl seviyorum ben bu güzel adamı anlatamam. Hani babam olsa bu kadar severim. -bu bir Robin Williams için de geçerlidir- Nasıl da kendi gibi, rol yaptığını hiç düşünmezsiniz bile. Sarılırım böyle heriflere, hiç bırakasım gelmez. Eğer eğlenceli ve kafanızı dağıtacak bir film arıyorsanız, tam size göre. Ha bir de filmin müziklerine kötü diyenler olmuş. Merak etmeyin, sinema çıkışı hepsini uçan tekmelerimle savurdum. Burası Roma yahu, sen BU şarkıyı nasıl beğenmezsin, ayıp. Roma demişken...neyse. 
Arkasından uzunca sohbet ettik, kahve içtik, saati unuttuk. Kendisi hakkında kesin söyleyebileceğim bir şey varsa, kahve canavarı olduğudur. Ve benim önüme bir yığın kahve ile ilgili öğrenmem gerekenleri serdi, şaşkınlıkla dinledim. Kahveyi bu kadar seven bir insanla hiç karşılaşmamıştım doğrusu. Ayrıca Starbucks'ı sevmeyen adam, gerçekten de kahveden anlıyordur benim gözümde. Güzel sohbeti ve daveti için tekrar çok teşekkür edeyim kendisine. 
Filmden bir müzikle bu yazıyı sonlandıralım o halde; #Emilio Livi & Trio Lescano - Non Dimenticar Le Mie Parole.

Ufak tefek bir şeyler paylaşıp gideceğim.

*“Bir işe yarayan sinema salonları sadece eski sinema salonları. Işıklar söndüğünde insanın kalp atışlarının hızlanmasına yol açan dev salonlardı. Muhteşemdiler, gerçek sinema salonları onlardı. Yüksek tavanları, sütunları, yıpranmış halıları ve balkonlarıyla kiliselere benzerlerdi. O salonlar, sinemaya gitmenin hala dini bir deneyim, sıradan ama kutsal bir eylem olduğu dönemlerde inşa edilmişti. Çoğunu yıkıp yerlerine banka, süpermarket veya alışveriş merkezi diktiler. Artık filmlerden önce o baş dönmesi hissedilmiyor, kimse kendini sinemada yalnız hissetmiyor. Kutsallığın sona erişi, sonunda filmleri de etkiledi. Büyük sinema salonları yıkılıp iğrenç alışveriş merkezleri dikildi, binaların işlevselliklerine övgüler düzüldü. İnsanın oturma odası, sonu gelmeyen sıralarına oturulan sinema salonlarıyla aynı değildir. Ama dikkatli bakıldığında, insanın oturma odasının, eski sinema salonlarına, yeni sinema salonlarından çok daha yakın olduğu görülür. Her şey yolunda giderse -ne yazık ki bazen gitmez- insan, kutsallığı yeniden keşfeder. Başını koltuğa yaslar, gözlerini açar ve izler.” #Roberto Bolano - 2666.
*Üzerimde Kings of Convenience konserine gidememenin gerginliği var.
*Ama bak buna iyi güldüm haa :D TIK!
*Başkası çocuğuna -öğğ elleme onu pis, kaka!- derken, ben kendimi heralde şöyle derken bulurum -öğğ açma onu kapat, dublajlı film o, pis kaka!-
*Uykudan uyandığım ilk dakikalardaki sinirim de efsane olmaya aday.
*O meşhur Snoopy'li kazaklar bana edilen bir küfür gibi. Her gördüğümde içim acıyor.
*Keşke bir radyo programım olsaydı lan, buna bugünlerde ciddi ciddi içerleniyorum.
*En sevdiği kaleminin mürekkebi bitiyor diye üzülen bir insan var mı deme, ben çatık kaşlarımla sana bakıyorum mesela şuan.
*Gece karnı kazınanların vazgeçilmez alternatif yiyeceği; Salçalı Tost!
*Yüzükoyun dışında başka bir şekilde yatınca rahat edemeyenler derneği başkanı.
*Ama Aragon'un şu dizesi de bir gerçek: "Göğsüne bastırırken kırar sevdiği şeyi."
*Sevdiğim kolyeyi hep takma takıntısı hala da mevcuttur.
*Bazı şeyler en çok da Gece'ye haksızlık.
*The XX soundtrack olayına el atsa çok iyi işler çıkarabilir bence.
*Post-rock seviyorsan, bendensin. Hatta kahve de ısmarlayabilirim sana ne dersin? -bunuhepyapıyorumsanırım-
*New Dawn Fades çaldı mı, tekrar Heat izleyesim geliyor ama öyle böyle değil hani.
*22-20's - Devil In Me çalarken kendimi Nevada yollarında ve arabanın içinden kafamı cıkartıp saçlarımı ruzgara bırakmış gibi hissediyorum. Ve sarkıyı calan baterist benmişcesine ellerimin komik hareketleriyle şarkıya eşlik ettiğimi.
* #Lacrimosa.
*Mathilda müziksiz bırakmaz sizi hiç. Bugünlerde dinlemekten vazgeçemediklerimden; #Elsiane - Vaporous.

Bir sandalye çek ve otur.

Acı..ya da acı çekmek. Ne onurlu bir duygu. Evet, öyle sayın yabancı. Hayır, içmedim iyiyim. Size hayatımla ilgili emin olduğum tek şeyin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kimse üstüne alınmasın. Bu, sizin ya da başka birinin yaşattıkları değil. Beni tanımayı becerebilmiş bir kaç insan, bilir neyi kastettiğimi. Doğduğumdan beri, ve yaşamım boyunca da çekeceğime inandığım tek acı. Beni büyüttü, ama kendisi de gittikçe büyüdü ve şimdi kemiklerimi zorluyor, ağırlaşıyor. Ama yine de başka çıkışlar bulmaya çalışıyorum, acı çekmeye artık başka bir yönden bakıyorum. Benim kalkanım. O yüzden, diyebiliyorum ki, ben neler gördüm be yabancı. Sen mi, hadi be ordan diyebilme hakkın var tabi. Ama onun öncesinde de bir sürü şeye hakkın var. Sorma hakkın, düşünme hakkın. O yüzden sor, o yüzden düşün.
Bir taraflarım hala çocuk, değiştiremiyorum. Büyümüyor. Ama bir tarafım da bir o kadar olgun ve yorgun. Bir gün, çok içtim sayın yabancı. Sanki bir haltmış gibi, sanki bir boka yarıyormuş gibi içtim. Yatağıma girdiğimde, ne hissettim biliyor musun? Ben çok yalnızdım. İlk defa dedim ki içimden, bu hissin gerçek anlamına eriştim. Ve o hissin beni hiçbir zaman terketmeyeceğini, aslında herkesin içinde bir yerlerde uyuduğunu, bir gün onu uyandırıp tanışacaklarını anladım. Belki de bunun adı yalnızlık değildi, daha bir bilge onu adlandırmamıştı. Bilmediğinden, keşfetmediğinden değil. Çoktan biliyorlardı, keşfedilmişti. Aslına bakarsınız ben olsam ben de adlandıramazdım, haşa bir bilge değilim, olamam. Adlandıramazdım, adlandıramazlardı çünkü, onun adı benim. Seninki de sensin. Ortak isimde buluşacak bir isim değil bu hisler demeti. Adı, gölgelerde, gecelerde gizli. Ve bu karabasan misali his ya da duygu, sizi köşeye sıkıştırdığında tek istediğiniz şey birinin size sarılması. İlginçtir. Hem öyle ilginçtir, hem de şöyle ilginçtir; sarılmasını istediğiniz kişi ya hiçbir zaman o anlarda orada olmaz ya da zaten hiç olmamıştır. Sabahlara kadar rüya mı kabus mu bilmediğiniz bir uyanıklık-uyku arasında gider gelirsiniz, yoksa da o günün tekrarını bir sinema perdesine yansıtmışlar da yeniden size kendinizi izlettiriyorlarmış hissinin verdiği bilinmezlik içinde kıvranır durursunuz. Seni dibe çeken bir solucan deliğine, uçan yatağınla birlikte bir seyahate çıkmak misali.
O yüzden ne derim bilir misin sayın yabancı, bir şarkı var derim. Aslında içinde çok ciddi şeyler gizli olan. Hafif neşeli girişinin verdiği kamuflajı yemeyen, benim gibi insanların çok sevdiği ve her dinlediğinde farklı şeyler öğrenebildiği bir şarkı. #MFÖ - Yalnızlık Ömür Boyu.

Bir kocaman Eylül sevgisidir ki içimdeki.

Eylül; sen ne güzelsindir senin değerini bilene, seni gerçekten bilene.
Ağustos kıskanır seni zaten, son gününe kadar harcar kendini ama nafile.
Adın gözükecek bir kere takvimlerde Eylül diye.

*Nasıl bir sevgi ki, dün bana bunları yazdırdı. Aslında, ben bilirim ya kendimi, hani sen de seni bilirsin. Hani şu -ciğerini bilmek- meselesi. Neden bu kadar çok sevdiğimi bilirim. Aynanın karşısında, kendime bakıp diyorum ki; ciğerini bilirim be ben senin!
#Johnny Cash and Rosanne Cash - September When It Comes.

İce ice baby.

*Dındındın dını dındın- Dındındın dını dındın- ice ice baby.
*Bi yardımcı olsanız meme dali bey?
*Yolculuk İstanbul'a dostlar. Ve yola çıkmadan önce hastalanmayı başaran tek mahluk benim.
*Nirvana, where did you sleep last night sarkisinda hakikaten 'nerdeydin lan dun gece? Vazo kır,cam indir' hissini veriyor.
*Kimbra'nin Live at Sing Sing Studies'deki yorumu, ayni sarkilarin gectigi normal albumunu tuhaf ama ezer geçer.
*Baby did a bad bad thing deyişini severim Isaak.
*Şunun şurasında Facebook'ta ''karı$ık'' albümü yapmayan kaç kişi kaldık.
*Nouvelle Vague'in okunuşu, Eternal Sunshine of The Spotless Mind karikatürüne kardeş olabilir. TIK!
*O değil de, Madonna'nın en iyi şarkısı bana göre The Power of Goodbye'dır. Ayrıca şarkının klibinde de en güzel haliyledir.
*Yeni favori içkimden bahsetmiş miydim; ''Lynchburg Lemonade'' Şöyle adam gibi kafa çekmeyi çok özledim.
*''Kahrolası göğsümün ortasında sıkılmış bir yumruk gibi duran Kara Deliği dolduracak başka bi bok bulamadım bugüne dek, çünkü yok.''
*Ağustos demek Turgut Uyar demek!
*The Sopranos dizisinin introsunu da ayrı bir severdim.
*Mila Kunis'i beğenmeyen bir tek ben miyim arkadaş! >_>
*Bütün partlar insin, bir tanesi ibnelik yapsın, diğer partların inmesi de boşuna gitsin. Şimdi tam zamanı Mazlum, kapıyı çalmadan gir içeri.
*Siz o dahi anlamındaki -de'yi ayıramadığınız sürece, istediğiniz kadar fenomen olun.
*Led Zeppelin sevmeyenle olmaz.
*The Bone Collector, The Jackal filmleri imdb kurbanı olmuş filmlerden bazıları..
*Hala The Boondock Saints'daki kardeşlerden birini seçmek istesen hangisi olurdu sorusuna cevap veremiyorum.İkisi de benim bebeklerim  :) -tamam belki Norman Reedus bi tık önde olabilir-
*Gazetede şu cümleyi okuyunca, o'nu yazan adamı öpesim geldi; Drive Soundtrack albümünü dinlemekten vazgeçemiyorum. -aynıkelimelerleolmasada-
*Trespassers William ile Benjamin Francis Leftwich'i kardeş ilan ediyorum.
*Şu bölümde gülmekten ölmüştüm yahu, De Niro'cuğum artık kadının dırdırına dayanamayıp vuruyordu ahah :D TIK-1. Ve sonraki muhabbet; TIK-2.
*Bir de burda Brad Pitt'in keş haline :D Çok iyi ya ahah :D TIK-3.
*Müthiş Dadı, Müthiş Baba filmini de ayrı bir severim ha. -durdukyereaklagelenler-
*Lanet olsun sana! Çünkü sen de annene lanet etmişsin.
*Bir şarkıyı indirmeyi çalışıp indirememek, sonra o şarkının olduğu albümü bulup onu indirmek.
*Adınız: Muş, Soyadınız: Muş, Baba Adı: Muş, Anne Adı: Muş, Doğum Tarihi: Muş,  Password: *** -Bilin bakalım ben kimim?-
*Şu şarkıyı, klipsiz dinleyemiyorum iyi mi. Çok iyi olmuş. #The Hundred In The Hands - Pigeons.
*Bazen bir şarkıyla bir film, aslında orada çalmadığı halde çok uyuşur ya, ha işte ondan; #Tindersticks - Another Night In.

Frankly, my dear, I don't give a damn.

*O gün annem anlattı da, küçük iken, bir canavar iken, evdeki bütün plakları ben kırmışım. İçinde U2, Boney M., John Travolta'ya kadar varmış.
*Ayrıca annem bu şarkıyı da hatırlattı ve çok mutlu etti; #Boney M. - Rasputin.
*Olimpiyatlar sağolsun, biraz sıkınıtımızı aldı şu yaz sıcaklarında. Halter'e bakıyordum da, yarışmacalar acayipler lan. Ne bilim, o gaza gelme şekilleri, antrenörlerinin -kaldır lan kaldır- diye bağırışları. Bunlar Japon ya da Çin olunca tabi o bağırışlarda ben acayip kopuyorum. Bir de, her yarışmacının yüzünde, diğerinden fazla kilo kaldırdıktan sonra oluşan ''Noldu lan, sustunuz?'' ifadesi yok mu, süper.
*Bir dosttan alıntı; Kenan Işık ''yarı yarıya'' dedikçe, yarışmacılar ''yüzde elli'' joker hakkı diyor. -ne de doğru demiş, tespitin allahı-
*Fransız sinemasının önemli isimlerinden Chris Marker'ı kaybettik. Çok sessiz sedasız oldu sanki. Yine her zamanki gibi. Değeri anlaşılmayacak.
*8-9 saatlik uykudan alamadığım dinçliği, 3-4 saatten almam da tuhaf doğrusu.
*The Cranberries dediğimde Zombie demiyorsan, bizdensin. Gel, hatta kahven benden.
*Tom Hardy, harbi hardy!
*Bette Davis eyes.. -bence yeterli bir cümle-
*Bana bir film ve yönetmeni olsan hangisi olurdun diye sordular. Ben de Fa Yeung Nin Wa ( In The Mood For Love) - Kar Wai Wong dedim.
*Şunun şurasında küçükken en büyük hayali akülü araba olan kaç kişi kaldık.
*Ergenlikten kalma hotmail adreslerini değiştirmeye üşenme vs. Ergenlikten kalma kimlik fotoğrafını değiştirmeye üşenme.
*MaxFM'i her açtığımda Garbage - Blood For Poppies şarkısına rastlıyorum. Hadi bunu da açıklayın ateyissler?
*Hıhı evet, Godfather theme korna sesli minibüscü amca, hıhı evet.
*''Gözünü seveyim...'' diye başlayan sıkıntılı cümleler kurmayı pek seviyormuşum meğer.
*''Yalnız aşkta rastlanan o seçkin nokta. Birden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin. Ayır ayırabilirsen hangimiz kadın hangimiz erkek.''   #Cemal Süreya. -bazenseninbudünyayafazlaolduğunudüşünüyorum-
*Guns N' Roses tişörtüm ve antep sokakları. Güzel bir deneyimdi.
*''Kayın ağaçları..Benim bir hiç olduğumu öğretin bana. Ve yaşamaya layık olduğumu.''
*''Everyone is a king when there's no one left to pawn.''
*Bizim burdaki davulcunun Howard Shore ile bir yakınlığı olduğundan şüphe ediyorum artık. Her gece bir yerlerden orklar, elfler çıkacak diye bekliyorum ki bu film tamamlansın.
*Bir üstat, bir adam; Yaşar Güvenir. -Sensiz Saadet-
*Hamak olsa da yatsak.
*Bloomberg Tv'yi benim gibi çok sevenlerden misiniz?
*Her şey üzerine mi geliyor, bir şeyleri değiştirmek mi istiyorsun, bu aptal oyunlardan çok mu sıkıldın, artık uğraşmak istemiyor musun..O zaman at Fink'e.
*Rahatlığın ve konforun tek adresi: Yer Yatağı.
*Ramazandan sonra Bukowski, çok pis içicem. Ama şimdi değil, Ramazandan sonra.
*Bir kaç tavsiye albüm; The Very Best of MTV Unplugged / Austra - Feel It Break / Drive Soundtrack / Lykke Li - Wounded Rhymes / Lana Del Rey - Born To Die / Russian Red - Fuerteventura / Kings of Convenience - Declaration of Dependence / The Tree of Life Unoffical Ost / Rhythms of Del Mundo: Cuba / Black Rebel Motorcycle Club - Beat The Devil's Tattoo / Feist - Let It Die / Florence And The Machine - Ceremonials / Hungry Ghosts - Hungry Ghosts (1999) / Lhasa De Sela - Lhasa / Tamburada - Fantastik / Tindersticks - Curtains /
*Kıyıda köşede saklanmış güzel insanları keşfettiğim zaman bir başka mutlu oluyorum. Bunlardan biri geliyor şimdi. Bu kadını dinleyin, dinlettirin. Ayrıca videodaki görüntüler tam olarak ne bilmiyorum ama çok etkilendim. #Paula Frazer - Like A Ghost.

The Dark Knight Rises.

Şimdi başta konuşmak istediğim bir konu var, şehrimdeki sinema seversizliğe değinmek istiyorum. Seversizliğin yanında umursamazlığına da. Nerdeyim, Gaziantep! İlk olarak burada bana en yakın avm'deki sinemayı tercih edip, ilk seansında olmak istedim. Ama oradaki güzel ablamız, filmin daha gelmediğini söyledi. GELMEDİ Mİ? O zaman neden iki salonda birden gösterime giriyor ve seanslara ulaşılabilir gözüküyor? FİLM HAZIR DEĞİL imiş. Ee öbür seansa hazır olur mu? BİLEMİYORUM imiş. Hay yarabbim, sabırla uzaklaştım oradan. Diğer bir tercihim şehrin çok dışında bir sinema salonu idi. Oranın da ilk seansına yetişebildim, gözüm kara. İlk seans olucak arkadaş! 10 dk var gözüküyordu filme. Yetiştim ulan gülümsemesiyle bileti alırken, burdaki güzel ablamız da filmin hazır olmadığını, diğer seansı beklememizi söyledi. Şimdi bu nedir abi? Bu umursamazlıktır apaçık. Oraya tüm salonu dolduracak seyirci gelse, aynı şey olur mu muamma ama, bu şehir sinema sevgisizliğinin ötesinde, sinemalarıyla da sevgisiz. Yani, hadi diyelim ki onların da suçu olmasın, buranın insanının pek sinemayla iç içe olmayışı, -ama iş Recep İvedik olunca bu değişiyor, tuhaf- onları da umursamaz yapsın. Ama gelen 7-8 kişi bile olsa, saygı duyulması gereken bir yerdesin. O filmi hazır edeceksin, ha olmuyorsa da 11.30 seansını es geçip, 12.45'ten başlatacaksın. -ve evet, koca salonda on parmağı bile geçemedik, ilk seans ilk gün şeysine veriyorum diyelim-
Bir virajla hemen filme geçiyorum. Olaylı galasının verdiği şok ve üzüntü dışında; aylar saydık, haftalar saydık, günler saydık, saatler saydık ve sonunda kavuştuk. Evet, Nolan her zamanki örgülü kazağını giymiş karşımızda duruyor. İlk yorumum, bu film diğerlerinin yanında havada kalıyor yorumlarına karşı olarak gelecek. Hayır, havada kalmıyor. Bu film sadece diğer serilerine göre daha ciddi. Evet, doğru kelime bu olmalı. Çünkü, bu bir son. -mu acaba'sına geleceğim,çünkü emin değilim- Ve, daha fazla bir duygusallık barındırıyor içinde. Batman, yani Christian Bale 8 yılın üzerindeki yüküyle daha kırılgan, daha çökmüş ve ''artık emekli olduk bizde be abi'' ambiyansıyla bir start veriyor. İlk filmde, bir doğuş, karakterin oturuşu mevcuttu. İkinci filme geldiğimizde, Joker'in katkılarıyla, film farklı bir boyut kazandı; renkliydi. Bruce Wayne'in hayatı her zamanki piçliğindeydi. Batman'in oyuncakları daha ön plandaydı. Ama bu filmde, bir adam var ki, bu adam gerçekten korkutuyor; Bane. Ciddiliğini fizikselden öte, Batman'e ve Gotham'a bu kadar yaklaşmasından alıyor. Diyorsunuz ki, tamam, bu adam gerçekten de bu işi bitirecek. Joker'in ya da diğerlerinin isteyip de yapamadıklarına çok yakın, onlar bile toplansa Bane'i seçip gönderirler, o derece. Bu yüzden, kesinlikle acımasız bir karşılaştırma yapılmamalı. İki kötü karakter de filme farkı şeyler katıyor. Bunu özellikle belirtmek istedim. Ha, havada kalıyor yorumunu şu bakımdan kabul edebilirim, filmde göz ardı edilmeyecek hatalar mevcut. Mantık hataları bunlar. Tabi ki, keşke bunu yapmasaydın Nolan diyorsunuz. Ben de diyorum. Bu yüzden de birazcık kırıldım kendisine. Başka bir nokta, Batman'in uçan oyuncağı dışında, bu sefer kendi gücüne ya da benim deyimimle kas gücüne abandığını görüyoruz. Tamam iyi ama dövüş sahnelerinde daha büyük bir beklenti içindeydim açıkçası, bu sebeple daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. Bunun dışında, yeni eklenen karakterlerden Miranda, yani Marion Cotillard en kötü performanslarından birini sergiledi. Zaten bir fazlalık gibiydi, hani sanki Nolan, ''Marion seni severim, gel bu filmde de bir küçük rolde oyna bari'' demiş havası vardı, filmi izlerken bunu baya hissediyorsunuz. Filmin sonuna hitaben, karakteri için -ha, tamam- deyip geçiyorsunuz. Diğer yenimiz ise, cesur ve akıllı polis memurumuz Blake yani Joseph Gordon-Levitt. Ona Marion kadar yüklenemem, çünkü yine filmin sonuna hitaben, karakterinin daha da anlamlandığına inanıyorum. Diyebileceğim sadece, gayet iyi bir oyunculuktu yine. Ki Joseph Gordon-Levitt de yükselişe geçen oyunculardan. -kendisinin  Heath Ledger'a olan benzerliği bende hep bir artı, o başka-  Selina karakterinde gördüğümüz Anne Hathaway'e de çok bir şey diyemem, hakkını vermiş çünkü başta ismini ve filmdeki karakterini duyduğumda çok güvenmemiştim kendisine. Beni haksız çıkardı. Kedi Kadın tiplemesini daha oturaklı bir şekilde sundu. Ama onun hikayesini de daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmek isteyen benim gibi seyirciler olacaktır. Ve Tom Hardy, ah canımın içi. Bu herifi harbiden seviyorum. Yine harika bir performanstı. Fazlasıyla tatmin ediciydi. Özellikle son sahnelerde beni daha çok etkiledi. İlerde bir aşk-romantik filminde görürsek kendisini hiç şaşırmam. -Tom Hardy ve -bu filmle alakasız olsa da yine de belirtmek isterim- Ryan Gosling, son zamanların favori oyuncularımdan zaten- Diğer oyuncular da, gayet başarılı bir şekilde yine karşımızdaydılar. Son film adına, eskilerden gelen ve yine görünen sürpriz karakterler, küçük ama etkili bir yere sahipti.
Gelelim müziklere. Hans Zimmer, tapılası adam, bu filmde daha ön planda ve devleşiyor. Müzikler, her kareyle mükemmel uyum içerisinde. Zimmer, bir bakıma bu söylediğim eksikliklerin yanına büyük bir artı koymayı başarıyor. Zaten, şimdiye kadar yaptıklarıyla hiç hayal kırıklığı yaşatmış değil, o yüzden adının geçtiği her yerde, her zaman saygıyla eğilirim. -gelir gelmez hemen soundtrack'e abandım bile-
Çok spoiler vermeden, artık kepenkleri indirmeli. Son olarak diyeceğim o ki, Nolan, Batman hikayesine farklı bir boyut kazandırdı. Bunu kimse inkar edemez. Batman'i başka şekilde tanıttı ve daha çok sevdirdi. Tabi ki, bu önceki Batman uyarlamalarını unutmamız anlamına gelmiyor. Her şeyin yeri ayrı. Diyebiliriz ki Nolan'ın Batman'i daha ciddi, daha oturaklı bir senaryo ve kadroya sahip. Film, bazı hatalarına rağmen, hakkı yenilemez derecede iyi. Özellikle son zamanlardaki açığı göz önüne alırsak. Olması gereken tipik son dakika Nolan sürprizleriyle birlikte gerçekten bir son filmi miydi, yoksa sadece bir başlangıç mı, -başta söylediğim o kararsızlık- bunu sanırım zaman gösterecek. Mutlaka izlenmesi gereken bir yapım olduğunu düşünerek, gitmelisiniz diyorum. İyi seyirler.

**


Sonra, içeri gitti, gitarını kaptı geldi. Kahvemiz çoktan bitmiş, dibinde kalanlar tuhaf şekilleri andıran katılaşma evresine geçmişti bile. -Eğer şimdi çalacağım şarkıyı biliyorsan, bana eşlik edeceğin yeri de biliyorsundur-  Çalar çalmaz anlamıştım hangi şarkı olduğunu. Yüzümde aptal bir gülümseme, kocaman gözlerimle gözlerinin içine bakıp, anlamasını istedim her şeyi. En büyük yalanlarımdan, en çocukca hatalarımdan, en mutlu anlarımdan, en acı hatıralarımdan..Her şeyin altındaki gerçek ben’i çekip çıkarmasını istedim. Gülümsedim. Çünkü şarkıyı biliyordum, sıra benimdi. Bu sefer, o susup, gözlerimin içine bakarak gülümsüyordu. Tuhaf, şarkının bitmemesini istiyordum; daha çok gözlerinin içine bakmak için. Şarkının bitmesini istiyordum; o’nun yüzüne dokunup, sonra öpebilmek için. Sonra düşündüm de, önümüzde daha çok vakit olacak gibi.


-gibi bir şey işte bu şarkı-

Morfin.

Güzellik nerede? Küçük şeylerin ölümlülüğünün, içinde barındırdığı büyük mutluluklarda mı? Ya da şimdiye kadar susmuş saklanmış anların içindeki küçük şeylerde mi?
Peki siz bayım, siz. Hiç ay ışığında şeytanla raks ettiniz mi?
#Tamburada - Yaz Müziği.

Cosmic Blues.

Nasıl da biliyordum aslında, nasıl da. Defterime ne güzel de yazmışım, Nostradamus misali. Ama cesaretime hayran kaldım. Yine gidip o yüzde bir'lik ihtimale sarıldım, sarmaladım kendimi.
Çok sıcak. Sigaram eriyor, hayallerim terli ellerimden kayıp düşüyor. Toplamaya çalıştıkça da daha beter yok ediyorum. Su oluyorlar buharlaşmadan önce. Sonra basıp kayarak düşüyorum.
Ne güzel değil mi, hep aynı kısır döngünün insanıyım. Tam bir şeyler yolunda giderken bam! O yuvarlanıp giden şey benim başım.

#Robert Cray - Time Makes Two.

Wounded Rhymes.

Bana diyorlar ki; neden? Neden, o çok gitmek istediğin konserin biletini sattın? Neden bu kadar çabuk vazgeçtin? Neden o yağmurun altında ıslanmak istediğinde, inip ıslanmadın? Neden o çok gitmek istediğin şehirlere imkanın varken gitmedin? Neden en güzel manzaralarını kaçırıp fotoğraflayamadın? Neden en sevdiğin müzik çalarken dans etmedin? Neden en sevdiğin elbiseni hiç giyerken görmedik seni? Neden şehrin en güzel gecesinde uzanıp yıldızları seyretmedin? Neden kar'ın keyfini hasta olana kadar çıkarmadın? Neden saçlarını hiç kısa kestirmedin? Neden hep dalıp gidiyorsun? Neden çok susuyorsun? Neden o plakları aldın? Neden o posterleri seçtin? Neden durmadan yazma gereksinimi duydun?
Hah..cevap o kadar basit ki. Ya da bırakalım bir kadın cevaplasın. #Lykke Li - I Know Places.

Taksi? Öndeki Arabayı İzle.

Bu yazıdaki cümleler, konular arasında bir senkronize beklemeyin. Kafamda düşünceler silsilesi, ben sadece onları buraya kopyalıyorum. Joel gibiyim. Clementine gibi değil. Şimdi aç, bütün senaryonun Joel'e ait kısmını oku, beni yorma. Bazen insanlar bana çok sıkıcı geliyor. Kesinlikle bir ego patlaması olarak görülmesin. Yani, bilmiyorum belki onları dinlemek için halimin olmayışı bana onları öyle gösteriyor da olabilir. Onların da tam tersine konuştukça konuşası geliyor. Ama yok, mecalim yok yani. En azından bugünlerde. İnsanları çok sıkmayan biriyim. Mesela, bana yalan söylediğini bildiğim halde, bana yalan söylüyorsun demem. Öyle, beni kandırdığını sansın. Kandırmak da değil aslında bu. Onlar bir şekilde, bir şeylere kaçıp saklandıklarını sanıyorlar ama ben elbiselerinin uçlarını görebiliyorum. Evet, aynen bu. Şunu hala anlayamıyorum. Benim duygularımın, hislerimin ağzına sıçıp bırakırlar, sonra da beklememi, kimseyle olmamamı, durmadan aramamı, hiçbir şey olmamış gibi onları sevmeye devam etmemi bekleyenler olduğunda çıldırıyorum. Ulan ben sana her şeyimi vermişim, önüne açmışım bohça misali. Her şeyim ortada, senin olmaya hazırım ama sen bana arkanı dönüp gidiyorsun. Sonra da benden hala senin olma isteğini görmek istiyorsun. Yemeyeyim, içmeyeyim, başka bir adamla karşılaşma ya da onu sevme ihtimalini de siktir edeyim, ki öyle olsun, oldu da, ama bunu bildiğin halde sen yine de benim ağzıma sıç. Yok arkadaş, benim yaş arttıkça bir şeyleri kaldırabilme gücüm azalmaya başladı. Gerçekten, bu dünyada soyumuz tükenirken, böyle şeylerle uğraşmaktan çok yoruldum. Ha bir de bana sen de herkes gibiymişsin gibi yaklaşmazlar mı. Hiçbir şey diyemiyorum, demek istemiyorum çünkü her şey o kadar bariz bir şekilde ortada ki. Benden kaynaklı zaten bunlar. Adamın yakasına yapışıp, olum ne yaptığını sanıyorsun sen diyebilsem. Susup, tozlu raflara kaldırıyorum o kadar. Değişemiyorum, lanet olsun. Ya da bu susma işi çok farklı bilmiyorum. Daha adam gibi, gözlerinin içine baka baka saatlerce konuşabileceğim kişiyle hiç tanışmamış olmamdan da kaynaklı. Tam olarak buyum. Her yanım yaralı. Ama sorun yara değil, etrafının devamlı kaşınması ama benim canım acıyacak diye kaşıyamamam. Çok sıkıldım bu yazıdan.
Hadi her şey yolundaymış gibi yapalım; #Rupert Holmes - Escape (If You Like Pina Coladas)

Sonra Dedim ki;







Bana hep böyle davransan ne güzel olur; #Samuel Barber - Adagio For Strings.

Yoyo.

Hep orada bir yerlerde. Adını koyamadığım, cümlelerle ifade edemediğim. Belki bir kitle, bir parça, bir hücre. Bir yerlerde saklanmış. Ne zaman çıkacağı hiç belli olmuyor. İsterseniz o gün dünyanın en mutlu insanı olun, bir anda sizi iki duvar arasına çekip sıkıştırabilir, nefesinizi kesebilir, ağlamanız için sizi büklüm büklüm yapabilir. Bana şuan tam olarak yaptığı bu. Öyle ki, az önce ılık kokusunu içine çekmeye çalıştığım havayı bile kendime benzettim. Tesadüf mü, bilemiyorum. Adını ne koyarsanız koyun, benim için hiç yabancı olmayan durumlar. Anlatmak istediğim o kadar şey varken, bir türlü anlatamayışımın içimde oluşturduğu tıkanıklık belki de bu. İnsanlar çok, ama kelimelerin sevdiği insanları bulmak zor.
Bir alıntı paylaşmak istedim, sadece paylaşmak, öylesine, yukardakilerle alakasız, bilmem belki de alakalı.; "Herhangi bir yerde kutsallığı görüyor muyum? Tek gördüğüm alışkanlıklar. Doldurulması gereken boşluklar, tatmin edilmesi gereken açlık." Bu cümleler yok mu bu cümleler, ah.
Bu şarkılar yok mu bu şarkılar, ah; #The Neighbourhood - Sweater Weather.

Calamity Jane.

Şeye inanır mısınız, hani bazı nesneler vardır, kişiyle özdeşleşmiştir. Karakterine cuk oturmuştur. Sanki o nesnelerin hepsi, onun kişiliğinin bütünüdür.
Bir de şeye inanır mısınız, diyelim ki birini ne zamandır görmüyorsunuz. Onunla son buluşmanızda giydiğiniz kıyafeti giydiğiniz zaman onu göreceğinize inanırım ben. Test edilip onaylanmıştır. Valla 3 aydır giymiyordum o kıyafetleri, unutmuşum, giyeyim dedim. Herif onun sabahında karşımda bitiverdi. Nasıl bıraktıysa öyleydim:)
Bugün Cashback filmi aklıma düştü, ne güzel film idi. Bir daha izlenme şeysi gelmiş bence. Ondan bir şarkı paylaşalım mı o zaman; #Grand Avenue - She.

Efkarım Birikti Sığmaz İçime Nımnım.

Kulağımda full Massive Attack çalıyorsa, sıkı tutunun demektir. Çünkü sarhoşum ve direksiyon benim ellerimde. Hayatı sevmemize ramak kalmış olabilir. Ama alkol almadım, ama Massive Attack dinliyorum, anlatabildim mi?
Şu dünya, her geçen gün beni kendinden bir adım daha uzaklaştırıyor. İnsanlar hiçbir şeyin farkında değiller. Bu durum beni artık üzmeyi geçti, farklı bir hale geldi. Hepsini karşıma alıp, dünyanın en büyük seminerini sunmak istiyorum. ''İlk olarak herkes yanındakini bir tokatlasın bakalım.'' da açılış cümlem.
Yine düşünüyorum ama ifade edemiyorum inanır mısın? Denemeye çalışıcam. Adam ya da kadın, kendini yaşıyor. Ya da kendini yaşadığını sanıyor. Ev, iş, okul, yemek, eğlence, uyku. Her insanın ihtiyacı. Onun hayatı, Şirin mahallesi, 06. cadde, Çiçek apartmanı, No:3 Ankara'dan ibaret. Ya da Türkiye/Ankara'dan. Ya da Türkiye'den. Türkiye = Dünya = Ankara = Şirin mah. Çiçek Apartmanı No:3. Hani o koca top, kocaman dünya sadece o sokaktan, o evden ya da şuan yaşadığımız şehir/ülkeden ibaretmiş gibi. Bazen insanlar neyle uğraşıyor, biz neyle uğraşıyoruz anasını satayim diye bir cümle kurmuştum hani. ( anasını satayim dememiştim, bi küfür kullanmıştım aslında. ya şaşırttım değil mi seni sayın yabancı? şuraya bir eksi koyuyorum. çalış gel. ) Dünyada neler neler dönüyor, kralından kölesine, tokundan açına, derneklerinden gizli örgütlerine kadar. Ama bizim hiçbir şey umrumuzda değil ki. Nasılsa şu ülkenin, şu şehrinin, şu semtinin, şu dairesinde popom sıcak, karnım tok. 'Banane kardeşim, ben mi kurtaracağım dünyayı' göbeğini büyütüp duralım. Ancak böyle anlatabilirdim. Bazen başka bir ülkede doğsam, başka bir ırk'a ait bir insan olsam, neler hissederdim, nasıl yaşardım çok merak ediyorum. Şu Müslüm Gürses'in şarkısı bir İtalya'nın kulağına nasıl geliyor acaba? Ya da bazen, neden burası, neden bu yer, bu zaman, bu insanlar diye sonsuz sorularla beynimin içini labirentlere dönüştürüyorum. Ağzımdan çıkan her kelime, ona uyum sağlayan dudak hareketleri ve dil'im bir an ağır çekime giriyor. Üzerime giydiğim insan kostümü artık dar geliyor. Ruhumun büyüyeceğini hesaba katmamışlar. Ben neden o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun dediğimde, bana sen neden o aptal insan kostümünü giyiyorsun der tabi, haklı. Aman be güzel kızım'dan bisiktirgit arkadaşım'a kadar uzanan doğru, hani şu lise matematiğinde bol bol çizdiğimiz, iki ucu açık. Ya da boklu değnek mi desek? Ağzımız da bir kaç paragraf yazdık mı bozuluyor arkadaş, görüyor musun.
O zaman mathilda was here, mathilda's songs always here; #The Black Keys - Lonely Boy.  -buamcagibioynamayanıdövüyorlarmış.-

Kirpi.

'' İnsan kendi tekilliğinin işaretini göreceğini sanarken, karşısında egemen bir toplumsal davranış kalıbı keşfedince daima fazlasıyla allak bullak olur. '' demiş Muriel Barberry. Ne güzel de demiş. Her daim öpülesi.

 #Kings of Convenience & Royksopp - I Don't Know What I Can Save You From.

Summertime Sadness.

Bir anlık mutluluk ve bir anlık hüzün arasında gidip geliyorum. Çok tehlikeli. Çok farklı kararlar almama sebep oluyor. Arkam, yağan yağmura dönük. Kafamı çevirdiğimde aklımdan geçen ilk şey, gerçekten yağmurda ıslandım mı? Yağmurda ıslanmadan ölmek istemiyorum.
#Lana Del Rey - Born To Die.

Back and Forth.

Dışarıyı izlerken, insanları, arabaları, içimde tuhaf bir ulaşılamama korkusu. Sanki çok uzaklarda, denizin ortasında yapayalnız kalmışım gibi. Çevremde oynayan insan sinemaları, yedinci sıradaki kırmızı koltuğumdan kendimi güzelce kaptırdım.
#Unkle - Inside.  ya da  #BU.

Ceremony.

Bugün okulun servisinde yine oturmuş cam kenarına, insanları izlerken gözüme en güzel gelen şey'i paylaşmak istiyorum. 30'lu yaşlarda bir çift, arabayı yolun kenarına çekmiş. Kadın elinde fotoğraf makinası bir yeri çekiyor, adam da onu izliyor. Belki güneş'in batışını çekiyor, belki de Ankara'yı, binaları. Ama kafamda hayal ettiğim bir görüntüyü canlı kanlı görmek, beni çok mutlu etti ve duygulandırdı. Hep böyle, istediğimiz yerlerde durup, bir sürü fotoğraf çekmek, istediğimiz yerlerde gezmek, kenara çekip müziğimizin eşliğiyle, şehri ayaklarımızın altına alan o tepenin üzerinde, üzerimize tek kişilik battaniyeyi, çift kişilik haline getirmek, hayaller kurmak, en aptalca şeylere gülmek, en aptalca şeylere duygulanmak..Bunun gibi şeyler..Bunun gibi olmayacak hayallerim ve yine ben. Bu kadar rahatsızlık verdiğimiz yeter. Artık gidelim.

*Size dinlemeniz için bir tavsiye; Florence + The Machine. Bu şarkısı da benden olsun hatta. Ama bir dakika, önce sesi sonuna kadar açmalısın; #Florence+The Machine - Cosmic Love.

Hayvanlar.

Bir şeyin parçası olmak mı tüm çabamız, sonra da hiçbir şey'cilerin arasına katılmak mı. Düşünüyorum. Durup, bir bakmak lazım bazen. Ben kimin için hiçbir şey'im ki, ya da kimin için yarım, kimin için tam. Bizi buna kim inandırdı? Belki aradıklarım aslında bariz bir şekilde karşımda, içimde. Aramak istediğin zaman, hep uzaklaşır zaten. Hiçbir şey yapmayan halim, her şeyi yapan halimden o kadar faydalı ki.
-bazı cümleler alıntıdır-
Biri beni anlatıyor; #Yasemin Mori - Mutsuz Punk.

Mathilda'nın ta kendisinden.

*Çekip gidilecek anlarda gerçekten çekip gidilmeli. 1 saniye bile fazla durmanız, rolleri değiştiriyor.
Uyumadan önce iyi gider; #Air - Cherry Blossom Girl.

Feyyaz is my girl.























Evet, şimdi yumurtayı alıyoruz. Bir tarafını sıradan diş macunuyla, diğerini dıtttt macunuyla fırçalayıp bekliyoruz. Canınız sıkılmasın diye ben de o arada bir şeyler anlatayım size. Beavis ve Butt-head'in şu yukardaki durumundan hiç farkımız yok bugünlerde huh huh huh. Onlar gibi gülmeden olmaz:) Kar'ı severim ama sayesinde tatilden hiçbir şey anlamadım. Bu soğuklar yüzünden öyle bir üşüttüm ki, yemek boruma kadar. Daha yeni yeni iyileşiyorum. Evin içinde tıkılı kalınca da haliyle filmlere ve müziğe veriyosun kendini. Dün şeyi izledim, Fincher'ın Ejderha Dövmeli Kız'ını. Güzeldi, sevdim ama bir şeyler havada kaldı gibime geldi. Rooney Mara' nın performansı çok iyiydi. Filmin introsunu çok beğendim, sinemada izlemeyi daha çok isterdim, şarkının da etkisi var tabi. Taa öncelerden indirmiştim zaten soundtrack albümünü, fragmanında tutulmuştum İmmigrant Song'un bu versiyonuna. Gayet iyi iş çıkarmış, Trent Reznor ve Karen O, yani. Filmin introsunu, Daniel Craig'den  bağımsız olarak söylüyorum, James Bond'un introlarına çok benzettim. Merak ederseniz; TIK!  Tek başına klip olarak yayınlansın bence. Harika olmuş. 
Yumurta bekleye dursun, burdan ışık hızıyla alakasız bir konuya geçicem. Rüyamda, uzaylılar dünyayı istila ediyordu, onun öncesinde de bizim aileyi toplamışım ben, Gremlins 2'yi izlicez. Filmin içine ettiler bu uzaylılar. Herkes çoluğunu çocuğunu bırakıp kaçmaya başladı. Ben de oturdum çocuklarla filmi izledim. Güldük, eğlendik. Ya şu sabah alarmından bir kaç dakika önce kendi kendine uyanmak ne kadar kötü bir histir. Tüm uykum boşa gitmiş, hiç uyuyamamış gibi hissediyorum. Bir de, hep anne ve babalar, filmin en +18 sahnesinde içeriye dalıp, ''ne izliosun bakayım.. puu bu ne biçim filmmiş, bunları mı izliyosun yavrum sen nıc nıc'' demesi, ''anne yok valla öyle bir film değil, çok güzel bak anlatim istersen konusunu'' desek de bir türlü inandıramamamız, kaç yaşında, hangi zamanda olursak olalım değişmeyecek sanırım. 
Bu arada yumurta ne alemde? Ha, sıkı tutunun çünkü hava boşluğuna giriyoruz. Aman yumurtaya bir şey olmasın. Bi siktir git'lik insanlar çok var etrafımda. Hiç ama hiç uslanmıyorlar, utanmıyorlar. Ne kadar yüzsüzsünüz lan, pis kopyala yapıştırcılar. Evet, sana yazdım o yazıları, üstüne alın ve bi siktir git hayatımdan arkadaş. Yaşın kaç olmuş bunlarla uğraşıosun, ergen olsan anlarız da. Bir de bunun 2. kategorisinde yer alanlara gelince, siz o yazdığınız anlamlı cümlelerin acaba ne kadarını kendi hayatınıza uygulayabildiniz merak ediyorum. Çünkü, hani bildiğim çok şey var da, hiçbiriyle örtüşmüyor, söyleyeyim dedim. -az önce kabin basıncını kaybettik.- Bu arada gülüşünde iğrenç bir çaresizlik var.
O zaman ben gidiyorum, Feyyazcığıma başlıkta mesajımı verdim. Adamsın. Bir şarkı bırakıcam yine buraya. Ha, yumurta mı? Şey yapalım onu, hum. Saklayalım, belki bu tip insanların suratına atar, hangi tarafı daha beyaz diye sorarız. Bu şarkı da öyle bir havaya sokuyor zaten; #Cults - Abducted.

Hattori Hanzo.






Annemle Kill Bill replikleriyle konuşmaya bayılıyorum. Bu arada sıcak sake olsa da içsek.
#Kill Bill Vol.1 Soundtrack - Battle Without Honor or Humanity.

Şalter attı kız barmene bakınca.

Kendimi bir güzel dövdüm, tokatladım. Kafamın iyiliği ne kadar süre sonra kendine geri gelecek bakalım. Alkole gerek yok biliyorsunuz. Mesela bir Portishead - Over, Massive Attack - İnertia Creeps acayip kafa yapabilir. Resmen şarkının klibini çekersiniz kendi çapınızda, farkında olmazsınız. Of of, acayip hisler.
Ama ama ben kafamı şuan tam  Fear and Loathing in Las Vegas olarak tanımlayabilirim. Arkada bir ilahın sesi diyor ki one pill makes you larger and one pill makes you small. Hey, kapatma. Bu Jefferson Airplane.

Turuncu.

Bazı anlarda, birden seslerin, görüntünün, renklerin gücü daha da artıyor. Kayıtsızlıklardan gerçekten,gerçekten,gerçekten sıkıldım. Söylenmeye değer tek şey duygular. Zeka aramak, zeka konuşmak saçma. Yürümek istiyorsam, sadece yürümeliyiz. ''Neden''le başlayıp ''Sonuç''la biten cümleler kurmadan. Biri gelip götürmeli beni burdan.
#John Grant - I Wanna Go To Marz.

Fuerteventura.

Şuan nerde olursam olayım, nerde ne yaşıyorsam yaşayım, zamanımı boşa harcadığım düşüncesi hep benimle olucak. Yeni tanıştığım insanlar için  söylediğim ''tanıştığımıza memnun oldum'' cümlesi bile, günah işlemesem, beni yalancılıktan cehenneme atacaktır. Ama işte burdaysak, bu tür zırvalıklara katlanmak zorundayız.
Bu kocaman asiliğim, eminim yine bu hayatın sunduğu zırvalıkların karşısında kediye dönebilecektir. Sırtımdaki hafif kamburluk, zıtlıkların buluştuğu en güzel mekan.
Ben böyle başlamak istememiştim aslında ama belki bu şarkıyla beni affedersiniz; #Russian Red - The Sun The Trees.

Paradise.







Bayılıyorum,tapıyorum. Biri ekşi'de huzur pezevenkleri demiş. Daha iyi tanımlanamazdı sanırım:) Albüm resminin güzelliğine bakar mısınız? Gözlerimi alamıyorum, kulaklarımı alamıyorum. Sadece şu albüm ve şu resim, cennet diye bir yer varsa, tanımını yapabilir. Ayrıca, orda bir solaklık mı seziyorum? O zaman dizlerimi kırıp, eğiliyorum, emrinize amadeyim diyorum.

#Kings Of Convenience - Me in You.

Electric Blue.

Dünya; tam, kusursuz, bütün, eksiksiz. Ben ise dışındayım. Kalabalıklar ruhumu çekti götürdü bir yerlere. Anlamsız, soğuk, umursamaz, sıkıcı sözcükleri, cümleleri..Hepsi kafama atılan kocaman sert taşlardı.
Tüm gücümle haykırmak istiyorum bu bayalığa. Tüm gücümle inkar etmek istiyorum. Üzerine kar yağmış saniyelerimi, küçük bir kar topuyla başlayıp, kocaman bir çığ haline getirip, uçurumdan aşağıya atmak istiyorum. İtmek istiyorum, silkelemek istiyorum.
Hep bir insan geçidi. Geçip giden, kırıp geçen insanlar geçidi. Yeni yabancılar, eski yabancılar, sürekli kapıyı itiyor. Ümitsizlikleriyle, ünlemleriyle, ilgisizlikleriyle, alkolleriyle. Bizsiz yaşadıkları dünyalarında, istemimiz dışında bizi süpürüp geçen insanlar. Üzerime sıçrayan duygulardan korkuyorum. Çünkü başa çıkamıyorum onunla. Herkes gibi bir anı, diğerinin içine koyamıyorum. Sıçramanın korkusuyla düşersem eğer, üzerime basıcağınızı biliyorum. Paramparça, milyonlara bölünen yapboz hücrelerim.
Nasıl da nefret ettim sizden. Nasıl da omuz attınız, nasıl da önümü kestiniz. O masaya oturduğunuzda gözleriniz sever, beyniniz nefret ederken ne kadar da pistiniz. Teşekkürler yalnızlığa, ki gözleri üstümden kaldırdı. Tüm yalanlar ve söz dizelerini yaktı. Yanmış kağıttaki kıvılcımlar söndü, beyaz değildi artık kar'ın rengi. Nasıl da kat kat iyi sessizlik, nasıl pürüzsüz, nasıl ipek. Denizin ortasında kanatlarını açmış kuş gibi kendi kendime olmak nasıl da kat kat iyi. Orman ve deniz, yeryüzünün öteki ülkeleri.
Her yerde, her şeyde, herkesde insan çabasının işe yaramazlığının tohumları. Büyüyor, yaşıyor, ölüyor. Araya bir şey girmesi imkansız. Artık, içimdeki her organ, kaburgalarımı zorluyor. Yalnızlıklara, ışık tutulmuyor. Gözlerim acıyor, açamıyorum. Kulaklarımın gerçekten duymadığı, gözlerimin gerçekten görmediklerine, sıfatlar türetiyorum.
Elimde olsa hep geceyi uzatmak, hayallerimle doldurmak isterdim. Bulutlar, parlatılmış balinalar gibi geziyor gökyüzünde. Kahve ve sigara dumanından oluşan sis, etrafımı sarıyor. Cümleler eriyor, başka bir dünya yaratıyorum.

-bazı cümleler alıntıdır-

#The Cranberries - When You're Gone.