Bal.


















Kim Daria gibi olmak istemez ki; aklından geçeni olduğu gibi söyleyen, nasıl göründüğü konusunu dert etmeyen, herkesin ölüp bittiği şeylere burun kıvıran ve kendine has espirileriyle onlarla dalga geçen.
Ben ise hastayım, patikliyim, yılın en sevdiğim aylarının tadını çıkarıyorum. Ekşi sözlük okuyup, gülerken ağlıyorum. Millet derdini anlatacak kadar farklı bir dil biliyorken, ben derdimi anlatacak kadar Türkçe bile bilmiyorum. Nick'inin yanına 34 yazan insanın 34 yaşında mı, 1934 doğumlu mu, İstanbullu mu olduğunu düşünüyorum. Sopranos'u tekrar izlemeyi istiyorum. Kaçak Gelin'i yeniden seyrediyorum. "Archive" kelimesinin telaffuzunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını kelimelerle ifade edemiyorum.

#Balmorhea - The Winter.

Deli.

Birden yanımda bitiverdi. Tanımıyordum. İşten yeni çıkmış, sigaramla yeniden buluşmamızı kutluyorduk. Konuşmaya başladı. Dili durmadan, ayakları durmadan, darmadağın, cümleden cümleye.

-gözlerini kapattığında gördüğün o küçük parlak noktalar var ya, hani böyle gökyüzündeki yıldızlar gibi. onlar, hiç biri değil tabi ki. onlar ateş böcekleri. vızıltısını duymamak için kör olmak bile lazım değil. hatta biliyor musun, bence rüyalarda bile parmağı var bunların. insanlar çıplakken çok çirkin değil mi? bana dünyanın en güzel kadınını veya erkeğini getir, tepeden tırnağa, fikrimin değişeceğini hiç sanmıyorum. tanrı'ya kızdığım tek nokta bu sanırım. yarattığı o kadar güzel şey var ki, bakmaya bile cesaret edemediğin. ama iş en yücesine gelince biraz malzemeden çalmış. bence kıskandığı için. zaten senin kadar uzun kirpikli olduğunu da sanmıyorum. şu insanlar, denizde boğulmaktan neden korkarlar biliyor musun? ..... bak senin için beş saniye sustum, hakkını kaybettin. çok basit cevabı, ölümden korktukları için tabi ki. ne sandın bunun cevabını, insan kendi derinliğine çekilir aslında, yaptığı hataların ayaklarına bağlanan birer taş olduğunu anlamaz ve yer çekimini hesaba katmaz gibi bir cevap vericeğimi mi? hah, aslında fena da olmadı değil. ama dediğim gibi, cevap gayet basitti. gelgelelim benim asıl söylemek istediğime. insan ölürken bile başka şeylere bok atıyor. ölmekten korkuyorum diyemiyor sadece. bok atıyor; denize, ateşe, taşa. halbuki onlar yaşamının her anında bir fon, bir sıcaklık, bir ev olmuştur. ben deliyim dimi? zaten olmasam bile yanından ayrılır ayrılmaz böyle düşüneceksin eminim. kıyafetim, saçlarım, kokum pek iyi sayılmaz, kabul ediyorum. ayrıca yanına gelip böyle konuşmasaydım, uzaktan beni gördüğünde yaklaşmak bile istemezdin. ama biliyorum kıskanacaksın da beni. hatta ağzımdan çıkan ilk kelimeden beri de kıskanıyorsun. söylemek istediklerini başkasından dinlediğin için bu. beni ağzı açık dinleyeni gördüm de gözünü kırpmadan dinleyeni ilk kez görüyorum. ağzındaki sigaradan dolayı açamadın belki de ama görüyorum ki bu köprüyü andıran kül onun da habercisi. ne kadar utangaçmışsın, sigara dumanının hepsi gözüne girdiği halde hala ağlayamıyorsun. ayrıca kırmızı başlıklı kız kadar safsın. büyükannesinin tüy yumağı ellerini, keskin dişlerini göremeyen kırmızı başlıklı kız kadar. ben zaten o hikayelerin uyutuculuğuna uyuyamazdım. yine de sevdim seni. sigaranı yakmak için çıkardığın çakmağı çakışından, ilk dumanı içine çektiğinde hissettiğin o çaresizliğin arasındaki saliseler arasında oldu bu. o yüzden sana sırrımı söyleyeceğim; ben..deli kılığına girmiş bir deliyim. aslına bakarsan sen de deli olacak kadar delirmişsin. ancak bu, deli cesaretinin olduğu anlamına gelmiyor ne yazık ki. siz insanlar, bizim deliliğimizin pervasızlığını hep aç gözlerle izleyeceksiniz. işte şimdi hikaye anlamlı olmaya başladı. işte şimdi kurt, hikayedeki asıl yerini aldı. sana tek söyleyebileceğim, avcıyla iyi şanslar.

Bonus Track.

Tamam, tamam. Pazar günlerini sevmiyoruz. Ki uykusuz olduğum da aşikar. Buralar hala sıcak, ondan belki. İyi ki yüzümü görmüyorsunuz. Ama ben size yine de kocaman gülümsememle Günaydın diyorum. Ayrıca bence atmosfer çok hoş, hem oksijen de var.

Kahvaltıdan sonra iyi gider; #Wintersleep - Weighty Ghost.

..

Yerimi hiç bu kadar yadırgamamıştım. Ya da yatağımı mı desem bilemiyorum. Çünkü son 1 haftadır uyuyamıyorum. Sabah ezanı okunuyor, hava açıyor, zar zor uyku geliyor. Ona da uyku denmez zaten.
Bu kadar mı anlaşılmaz bir insan olduğumu düşünüyorum. Beklediğim hiç büyük adımlar olmadı karşımdakilerden. Hep küçüktü. Bir gülücük, bir teşekkür gibi. Benim zenginliğim, paylaştıklarımdı. Ama hep geride kalan ben oldum. Ben bir kere yanlış anladıysam, on kere de yanlış anlaşıldım. Çünkü kimse, hata yapacağına inanmıyor, kendine toz kondurmuyor.
Ben kinci bir insan değilim. Ama bir şeyleri unutabilmek de zor, Alzheimer olmamı beklemeniz gerekecek. Komik olan da, bir şekilde üstü kapatılmış sanılan haksızlıkların benim hiç aklımdan çıkmıyor olmayışı. Neden komik? Çünkü siz uyuyorsunuz, ben ise uyuyamıyorum, buyrun bakın 03:50 olmuş saat.
Benimle dertleşebilen tek şey müziğim. Uzandım yine Ay'a bakarken, onlar hislerime tercüman olmasını çok iyi biliyorlar. Muzip şey, beni eğlendirmek için en hareketli parçaları seçiyor. Ama ben durmadan ağlamak istiyorum. O yüzden bıraktım mp3ümü, başına geçtim bilgisayarımın. Beni hep hüzünlere boğan Craig Armstrong'un Piano Works albümü şimdi eşlik ediyor arkada.
Başlık yerine iki nokta koyduğum yazılarım, hep böyle hüzünlü olucak sanırım.

Senin Hikayen Ne?

Bir hikaye, hep bir hikaye anlatıyorsun aslında. Bildiğin hikayeler bunlar yabancı değil, bir hayat aşinalığın var. Her hikaye, içinde bir yerlerin irkilmesine sebep oluyor. Sana tanıdık gelen bir şeyler içine dokunuyor; kimi zaman bir yanardağ gibi öfkeler saçılıyor etrafa, kimi zaman gözlerini kaçırıyorsun ya da gözlerini açıyorsun. Sonra da güzel bir uykuya dalıyorsun. Hiç beklemediğiniz anda bir hikaye çıkıyor karşınıza, yabancı olsa da tanıdık aslında. Her hikayeyi başka türlü geçiriyoruz süzgecimizden, içinde acı, sıkıntı olsa bile. Hikaye uzak ya da yakın, farketmez. Seni uyandırıyor, götürüyor, kaçırıyor. Aslında, bir şeyler görüyorsun onda. Sana benzediğini anladığında heyecanlanıyorsun.
Anlatmak, insanoğlunun varlığından beri süre gelen bir eylem. Kaç kişi bir ressam, bir müzisyen, bir masalcı olduğunun farkındadır mesela? Belki de bir masalcı olmak, diğer insanların gözünde boş bir şey gibi gözükse de, sen anlatmaya devam ediyorsun. Anneni, babanı, arkadaşlarını, sevgililerini, nefret ettiklerini, işini, okulunu, anılarını, hayallerini, çocuğunu, çocukluğunu, geçmişini, sevişmelerini. Bir filmi ne kadar çok sevdiğinden tut, en sevmediğin yemeğe kadar konuşup duruyorsun. Bir de bunun sesli olmadığı zamanları da var tabi. O zamanlarda da düşünüyorsun, hayal ediyorsun, kuruyorsun. Rüyalarında bile rahat vermiyorsun hayallerine. Kendi hikayeni, aynı imgelerle farklı şekilde görüyorsun. Farkında olsan da olmasan da, o adama korna bassan da basmasan da, heyecanlansan ya da kızıp bozulsan da hep bir hikaye yaratıyorsun. Yazıyorsun. Yazdıkça, konuşulan ortamlara girdiğinde farklı bir kişiyi oynuyormuşsun gibi gözüküyor. Ama aynısındır, sadece görmek istediklerini göstermek zorunda hissetmiyorsundur, çabalamaları gerektiğini biliyorsundur. O insanların yanında, burda kurabildiğin farklı sözcükleri kullanamayabilirsin. Kurduğun cümleler, tek düze, sıradan yamuk kelimelerden oluşabilir. Sıkıcı, ilgisiz, çekilmez de olabilir. Ama yine de anlatıyorsundur ve yazıyorsundur. Sürekli yazar durur, yazar duramazsın. İster gerçek olsun ister hayal, kendini kandıramadığın sürece bedeninin içinden çıkıp, kendine bakamazsın.
En büyük konu; hayat. Öğretmenin kompozisyon dersinde bu konuyu neden seçtin diye de zorlayamaz seni. Çünkü konu hayat oldu mu, yazmak hep yeniden yazmaktır. Yeni bir arkadaş, yeni bir elbise, yeni bir okul, yeni sevgililer, yeni yüzler..Her yeni acı, her yeni mutluluk seni yazmaya zorlar. Çünkü her yeni, bir öncekini yeniden tanımlamak demektir. Bu yüzden hep yeni yazacak bir hayat hikayesi olacaktır. Çünkü hayat henüz sona ermedi. Şimdi söyle bakalım, senin hikayen ne?

-bazı cümleler alıntıdır-

#Bonobo - Black Sands.

Fly.

Merhaba, ben arkadaşınızın yıllardır bahsettiği "bi arkadaşı". Dünyadaki en çılgın maceraları yaşadığım doğru değil. Genelde Alice in Chains dinler, çiğ köfte yerim.
Bu arada, işaret fişeği atıp kaçalım mı? #Smoke City - Underwater Love.

Alakasız P.S: Şarkıdan dolayı, aklıma geldi. Levi's markasının reklamlarını seviyorum.

Solucan Deliği.



Bir oksijen bir de bu kafa yapar, dikkat. #Portishead - Over.

Kahvem ve Sigaram.

Benim kahvelerim ve sigaralarım farklıdır. Kokusu farklıdır sizinkilerden. Ama aynıdır ben de. İkisi de; Anı kokar. Hüzün kokar. Kış kokar. İçinize çektiğinizde ya da elinize aldığınızda sizi ısıtan bir adam/kadın kokar. Her şeyi bırakıp gitmeye hazır cesaret kokar. Hiçbir şey yapamayacak kadar da çaresizlik.. Bir şarkı kokar, melodisi ve sözleri hiç değişmeyen. Bir film kokar, baş rolleri aynı ama adı farklı.

Bazı insanlarla kahve içebilmeyi düşlemek güzel şey.
#LaRoux - In For The Kill Acoustic.

Pıçak.

Uzun zamandır aradığım şarkıyı, müzik listemde bulmak nasıl bir histir?

-Aferin, akıllı kız :)
-Aferin, akıllı kız :@

O zaman kılıcımı mahalleden arkadaşlara kaldırıyorum.
#The Knife - Pass This On.

Angel-A.














Andre: Neden dünden beri üstüme geliyorsun? Kimsin bu arada? Hayatıma nasıl girdin? Neden?

Angel-A: Ben senin hayatına girmedim. Gökyüzünden düştüm.

Andre: Hayır, sen köprüden düştün. Oradaydım, unuttun mu?

Angel-A: Tamam, oradan da düştüm. Ama bu daha önceydi. Gökyüzünden de düştüm.

Andre: Gökyüzünden düştüm derken ne demek istiyorsun? Yani bir uçaktan mı?

Angel-A: Hayır, gökyüzünden. Yukarıdan. Yaşadığım yer orası. Sizin deyişinizle ben bir meleğim.

Andre: Melek mi?

Angel-A: Evet. Gerçek, gökyüzünden gelen. Biliyorsun şu büyük beyaz kanatları olan.

Andre: Öyle mi? Peki o büyük beyaz kanatların nerede?

Angel-A: Kafenin ortasında açmamı beklemiyorsun değil mi?

Andre: Sigara tiryakisi bir melek mi?

Angel-A: Sigara içsem ne olacak ki? Ben ölümsüzüm.

Andre: Tamam, elbette. Sen meleksin. Ben modern bir adamım. Sen meleksin tamam mı?

Angel-A: Güzel. Açık fikirli ol. Zararı olmaz.

Andre: Tamam. Yukarıda işler nasıl? Nasıl gidiyor?

Angel-A: Farklı bir şey yok. Her zamanki gibi.

Andre: Ama anlat. Orada işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmek istiyorum.

Angel-A: Bana inanmıyorsun değil mi?

Andre: Angela, Bir seksen boyunda, güzel ve baca gibi sigara içen bir kadının pek de ideal bir melek görüntüsü olmadığını kabul etmelisin. Kanatlarını bile göstermiyorsun. Sana nasıl inanayım.

Angel-A: Çok sinir bozucusun. Burada çıkaramam dedim. Birincisi, çok büyükler. İkincisi, sadece buradan giderken açabilirim. Yani görevim bittiğinde. Ama o kadar aptalsın ki görevin bitmesine daha çok var. Anlamakta o kadar yavaşsın ki eve dönmem çok uzun sürecek.

Andre: Ne görevi?

Angel-A: Sana yardım etmek.

Andre: Ama işleri çok daha kötü yaptın.

Angel-A: Daha kötüleştiren sensin. Durmadan herkese yalan söylüyorsun. Özellikle de kendine. Üstelik arada sırada küçük yalanlar da değil. Büyük derin yalanlar. Ve korkuyorsun. Kendinden, her şeyden, her zaman. Denizden korkan bir istiridye gibisin.

Andre: İstiridye mi? Gökyüzünden inip bana istiridye olduğumu mu söylüyorsun?

Angel-A: Evet. Çünkü buraya orada neler olduğunu anlamanı sağlamak için geldim. Kabul edebilmen için önce kim olduğunu bulman gerek. Ve bu olacak.

Andre: Hepsi bu mu?

Angel-A: Bence yeter.

Andre: Bunun bir psikologdan farkı ne?

Angel-A: Saatim 100 Avro değil.

Andre: Tamam, melek olduğunu varsayalım. Peki nasıl işliyor? Bulutunun üstünde oturmuş beklerken seni göreve mi çağırıyorlar?

Angel-A: Fazla basitleştirdin ama yaklaşık öyle, evet.

Andre: Şöyle mi diyorlar? Angela, 12737 numarayla ilgilenir misin lütfen?

Angel-A: Hayır. Görevini seçme şansın yok. Önceden belirlenir. Aslında bu iyi bir şey. Çünkü melekler görevlerini kendileri seçse planlama departmanı işin altından kalkamazdı.

Andre: Doğru, planlama. Planlama önemli, değil mi?

Angel-A: Sana görevin verildikten sonra kostüm odasına gidersin. Bu en sevdiğim bölümdür.

Andre: Peki sen hangisini seçtin?

Angel-A: Kaltak.

Andre: Biliyor musun çok yakışmış.

Angel-A: Teşekkür ederim. Daha önce tüm tipleri denedim. Bu defa daha garip bir şey denemek eğlenceli olur diye düşündüm.

Andre: Bunu uzun zamandır mı yapıyorsun?

Angel-A: 300 yıldır. Henüz çok gencim.

...........

Angel-A: Neden gülüyorsun?

Andre: Bu hikâye o kadar güzel ki. Daha önce hayal gücü bu kadar geniş bir kız görmemiştim. Yani sen kitap ya da ansiklopedi yazmalısın. Çok iyi para kazanırdık.

Angel-A: Bana inanmıyorsun değil mi? Bana hala inanmıyorsun değil mi?

Andre: Hayır.

-Angela ağlamaya başlar-

Andre: Hey Angela..

Angel-A: Bir melek için reddedilmek kadar kötü bir şey yoktur. Üstelik görevimi de
bitirmeden dönmem gerekecek.

Andre: Lütfen yapma bunu. Anlaman gerek. Beceriksizin biriyim. Gökyüzünden bile yardıma bir kaltak gönderiyorlar.

Angel-A: Evet, peki sorun ne?

Andre: Sorun bizim dünyada gördüğümüz şeylere inanmakta zorluk çekmemiz. En son ne zaman geldin bilmiyorum ama dünya çok materyalist bir yer oldu. Uydular, bilim, televizyon var. İnsanlar artık mucizelere inanmıyor. Kanıt yok, anlıyorsun değil mi? Senin kanıtın var mı?

Angel-A: Siz erkekler hep aynısınız. Her zaman kanıt istersiniz. Hep garanti beklersiniz.

Andre: Beni suçladığın şey bu mu? Yani kendime güvensizliğim. Sana güvenebileceğimi gösterirsen belki kendime de güvenirim.

Angel-A: Kimseye söyleme. Senin yüzünden kovulmak istemiyorum.

Andre: Yemin ederim.

Angel-A: Sessiz ol.

Andre: Söz veriyorum. Tamam.

-Angela kül tablasını havalandırır-

Angel-A: Tatmin oldun mu?

Andre: Bu numarayı nasıl yaptın?

Angel-A: Numara mı? Şaka mı yapıyorsun? Benden kanıt istedin. Gösterdim. Şimdi bana inanmıyorsun.

Andre: Bu numarayı nasıl yaptın?

Angel-A: Gerçekten inanılmazsın. Beynini açmak için mucize değil bir kaya matkabı lazım.

Andre: Tam göremedim. Sigara numarasını nasıl yaptın? Tam odaklanmamıştım. Bakmıyordum. Angela, bunu nazikçe istiyorum. Lütfen bunu bir daha yapar mısın? Lütfen. Bu son isteyişim.

-Angela bitmiş olan sigarayı yeni sigara haline getirir. Andre, gözlerine inanamaz.-

Angel-A: Garson, bir kahve daha. Beyefendiye de bir votka tonik lütfen. Teşekkürler.