The Woman From Nowhere.

Sarılmak farklı hepsinden. Öpüşmekten, elini tutmaktan, hepsinden. Sarılınca, birbirinizi tamamlarsınız. Hani şu biyoloji dersinde anlatılan enzimlerin anahtar-kilit muhabbeti gibi. Sarılınca, eşit olursunuz. Daha ve çok kelimeleri yok olur. Tekil şahısların yerini, birinci çoğul şahıs alır. Dünyayı farklı açılardan görmeye başlarsınız. Durmadan anlatırsınız bu yüzden. Beyninizin de bir çenesi olduğunu farkedersiniz.

Neden burdan girdim konuya bilmiyorum. Yazıyorum işte. Kafama göre.

Tuhaf,tuhaf. Yeni tanıştığın bir insanla, tanışacağın yabancılardan birine veda ediyorsun. Bir gün geliyor, kimseyle konuşmak istemiyorsun. Yanında olabilecek birine ihtiyaç duymuyorsun, tam tersine uzaktakileri arıyorsun. Ve bilin bakalım bugün kime ihtiyacım var?

Birinin yokluğu,bir şeyin yokluğu,her şey olabiliyor. O yüzden yalan söylersiniz kendinize. O yokluğu doldurmak için, her şey yolundaymış gibi davranırsınız. Göstermezsiniz. Ve inanırız onlara. Sanki doğruymuş gibi. Kendinize söylediğiniz yalanları bile haklı çıkarmaya çalışırız; bu kadar kusursuzsa, bu kadar mükemmelse yalanlar, neden gerçek olmasınlar ki? Başka bir yalan daha aslında. Başka bir avutma.

Düşündüm,düşündüm. Hep aynı kapıya çıktım. Hep aynı yazıları yazmışım zaten. Hep aynı. Beklenmedik olayların tek nedeni beklentilerim olmuş. Bu yüzden hep gökyüzüne baktığımda bulutları beyaz görmüyorum. Böyle bakmaya devam edersem kim bilir hangi renge boyuyacağım onları.

Saat 23.23, biri beni düşünüyor. Saat 23.32, biri beni düşünmeyi bıraktı.
Saat 23.58, biri beni unutuyor. Saat 23.59, biri beni unuttu.

#Craig Armstrong - In My Own Words.

Jesse.

Bob’un ardından methiyeler düzülmeyecekti. Cesedini teşhir eden resimler hediyelik eşya dükkanlarında satılmayacaktı. Cenaze kortejinin geçişini görmek için hiç kimse yağmur altında sokakları doldurmayacaktı. Onun hakkında biyografiler yazılmayacaktı. Hiçbir çocuğa onun adı verilmeyecekti. Kimse büyüdüğü evi gezmek için 25 sent ödemeyecekti. Tüfek patlayacak, ve Ella Mae çığlık atacaktı. Fakat Robert Ford öylece yerde yatıp, tavana bakarken doğru kelimeleri bulamadan gözlerinin feri sönecekti.
İşte son. Bir korkağın hiçlikle biten sonu.
Nick Cave'in filmde gitar çalarken söylediği şarkı gibi.
TNT'de gördüm dün reklamını. Saat akşam 8'e kurdum kafamı tekrar izlemek için. Yine izlemek farklı duygular uyandırdı ama gözyaşlarım yine aynı sahnede döküldüler.
Üye olduğum sözlükte bu filmin altına şunları yazmıştım; Brad Pitt'in bence Fight Club'dan sonra sahnelediği en iyi performans. Brad Pitt'in dışındaki oyuncular da harika, Casey Affleck de Sam Rockwell de, hepsi.
Jesse'nin şöyle bir repliği vardır; Do you want to be like me or do you want to be me? Bu repliği söylerken o ses tonu beni çok etkilemişti.
Çok sahnesi var övülecek gözümde. Mesela Jesse'nin Ed Miller'ı ziyaret ettiği sahne; Garret Dillahunt'un oynadığı Ed'in korkudan ne yapacağını şaşırması (ki harika bir performans bence yine), Jesse'nin bir anda Bob'un boynuna dayadığı bıçak sahnesi, yine Jesse'nin kuzenini öldürmeye yeltenen Dick Liddil'ın saklandığı eve ziyareti ve masada geçen o gergin dakikalar, sayabilirim böyle.

Hele ki filmin müzikleri. Nick Cave'in imzasını taşıyor. Kendisini çok severim zaten. Şarkılar alıp götürüyor sizi. Her şarkı başka bir sahnede çalıyor belki ama bütün şarkılar beni tek sahneye götürüyor, Jesse'nin öldüğü andaki sahne.
Tabi ki değeri bilinmemiş bir film yine bence. Özellikle Oscar ödülünü sonuna kadar hakeden bir film. En iyi yönetmenden tutun, ki görüntü yönetmeninin ellerinden öperim, en iyi film, en iyi erkek oyuncu, en iyi müzik, en iyi senaryoya kadar hepsini hakediyor. Tabi sadece 2 adaylığı oldu ve eli boş dönüldü. Zaten hiç anlamam ya. IMDB kafasındalar sanki. Ooo Scorsese mi daya abi 8i 9u.. Peh diyorum en içten ciğerlerimle.

Ayrıca kızdım kendime. Bu yazıyı çok çok önceden yazmam gerekti. Bana göre haksızlık sayılır bu filme.
Yazımın sonuna filmin ost'u yakışır;
Sanırım Robert Ford için yapılan tek şey bu şarkı olucak. #Nick Cave & Warren Ellis - Song For Bob.

Life Like.

Evet,(echolu) ben sapları birbirinden ayrılmamış kirazları kulağıma küpe yaptım.
Ben, sırf dışarda daha çok oyun oynayayım diye marketten aldığım şeyleri asansöre koyup aşağıdan Çekebilirsin anneee! diye bağırdım.
Ben, sırf atari oyununda daha fazla puan alıp rekor kırmak için yanlış yaptığım kaçıncı part olursa olsun kapatıp yeniden başladım.
Ben, yolda yürüdüğüm parkelerin çizgilerine basmamak oyununu çok oynadım.
Ben, parmaklarıma yanan mumun eriyen kısmını döküp, onları soydum.
Ben, bir elime uhu sürüp diğer elimi üstüne kapattım, sonra onları da soydum.
Ben, dişimi fırçaladıktan sonra tadının acı geleceğini bildiğim halde annemin sıktığı portakal suyunu lıkır lıkır içtim.
Ben, hiç o defter sayfalarının yırtılabilen kenarlıklarını doğru bir şekilde yırtamadım, onun yerine hep sayfayı yırttım.
Evet, itiraf ediyorum Pamuk Prenses'i de ben öldürdüm.

Le Parfume.

Yeni kitap kokusunun parfümünü yapsınlar, vallahi alırım.

Time Machine.

Yine Pazartesi olmuş, ne çabuk. Şu zaman kavramı acayip bir şey. Şey aklıma geldi böyle deyince, The Science Of Sleep filmindeki çocuğun yaptığı zaman makinası. (Bu arada makina mı makine mi hangisi doğru bilmiyorum.) Hah buldum, bakmak isterseniz TIK!
Zaman kavramına geri dönersek, çok çok karmaşık. (cümleyi de karmaşık hale getiriyor geri dönersek deyince) Hani bir yazımda demiştim, sevdiğiniz zamanlar, çok çabuk geçer. Sanki biri o saatin camını kırar, yelkovanla akrebi hızlıca döndürür. Diğer zamanlarda ise sırtında ağır bir yük varmış gibi ilerlerler. (Cashback filminde geçen bir replik vardı bununla ilgili) Tuhaf değil mi. Korkutucu da. Bir sürü anıyı içinde barındırır. Bu yüzden onları unutturma gibi korkunç bir olasılık da barındırır içinde. Zamanla unutursun, boşver.
Ben unutmak istemiyorum. Acı da olsa anılar, istemiyorum. Beni ben yapan onlar çünkü. Zaten yine bir çelişkisidir ki zamanın, unutulur gider zamanla o kötü günler desek de hiç unutulmayan aslında o günler oluyor. Çocukluğumuza dair ne hatırlıyoruz mesela? Çok çok bulanıklar. Aslında en çok hatırlanması gereken anlar olmalıydı.
Belki de bu yüzden yazıyoruz. Defterlere, buraya, oraya. Bir on sene sonra geriye baktığımızda hatırlayabilmek için.
Belki de zaman aslında yok. Soyut mu somut mu belirsiz.
Çok tuhaf konular bunlar, o kocaman evrendeki simsiyah boşluk kadar tuhaf. Uzatmayalım, sıkmayalım.
Mavi pazartesinin keyfini çıkaralım; #Flunk - Blue Monday.

'Güz'ellikler.

Sonbahar, geceleri belli etmeye başladı kendini sonunda. Hiç sevmem Yaz’ı. Üst üste giyinmeyi severim. Botlarımı çok severim. Bir de kırmızı atkımı. Hayal kurmayı, hayal kırıklığına uğramayı daha çok severim sonbaharda. Gözyaşlarınızı saklamayı iyi becerir. Ya o buz gibi havasıyla dondurur ya da rüzgarıyla uçurup götürür. Siz de bir şey yok, sadece rüzgar işte, gözüme toz kaçtı diyebilirsiniz.

Bir şarkı var bugünlerde çok dinlediğim. Bana adının tersine, sonbahar'ı hatırlatıyor. # Meiko - Hawaii.

Fish.


















Balıkçı Kral' ın hikayesini duydun mu? Hikaye, cesaretini kanıtlamak için ormanda yalnız uyuyan çocuk bir kral ile başlar. Geceyi yalnız geçirirken kutsal bir görüntü görür. Alevlerin içinden kutsal kase çıkar. Tanrı' nın ilahi merhametininin simgesi. Bir ses duyar: " İnsanların yüreklerini iyileştirmesi için kaseyi koru." Ancak çocuk, kasede güç, başarı ve güzellik dolu bir hayatın görüntüsünü görür. Bu kısa şaşkınlık halinde kendisini bir çocuk gibi değil de aksine yenilmez hisseder. Tanrı gibi. Kaseyi almak için ateşe uzanır. Ama kase yok olur ve çocuğun eli korkunç bir şekilde yanar. Çocuk kral büyüdükçe yarası daha da derinleşir. Bir gün yaşama amacını kaybeder. Kendine ve başkalarına inancı kalmaz. Sevemez, sevildiğini hissedemez. Bu olay onu hasta eder. Ölmeye başlar. Bir gün kaleye bir soytarı gelir ve kralın yalnız olduğunu görür. Soytarı basit bir adamdır. Onun kral olduğunu anlamaz. Sadece yalnız ve acı içinde bir adam görür. " Seni üzen ne dostum? " diye sorar. Kral şöyle yanıt verir: " Boğazım kurudu, su içmeliyim. " Soytarı yatağın yanından bir kap alır, suyla doldurur ve krala verir. Kral suyu içmeye başlar ve yarasının iyileştiğini görür. Ellerine bakar ve ömrü boyunca aradığı Kutsal Kaseyi görür. Soytarıya sorar : " En parlak ve cesur adamlarımın bulamadığını nasıl buldun? " Soytarı yanıt verir: " Bilmiyorum, tek bildiğim senin susadığındı... "

Tanrı Görmesin Harflerimi.

Eski resimlerime,çocukluğuma dönerken duygulandım.Yazarken bile duygulanıyorum. Büyüyorsunuz.Bacaklarınız,kollarınız,kulaklarınız,burnunuz büyüyor.Asıl kendiniz ise sadece büyümüş gibi gözüküyor.Onun gitmesi gereken yol daha çok uzun.Hep aynı çocuk vardı orda.Yine ağlıyordum,yine annemin yanağından öpüyordum,yine babam kucağında saçlarımı okşuyordu,yine kardeşimle oynuyorduk.Neden o anların her saniyesini hatırlayamıyorum? Neden bugün annemin öpücüğü daha çabuk kayboluyor zamanda?
Dün geceden beri düşünüyorum.Kendimi,hayatımı,hatıralarımı.
Her zamanki gibi uyuyacaktım,kulağımda müziğimle.Sonra o şarkı denk geldi işte.O perdelerin arkasına sakladığım gerçeği ortaya çıkaran.Tutamadım.Kendimi gökyüzüne bıraktım.Ağlamayı bıraktığım halde gözümden damla damla akıyorlardı.Ve soğuktular.Bu yüzden inerken nereye gittiklerini kolayca hissedebildim.Defterimi açtım,bir şeyler yazdım.Ama önceki sayfalardan farklıydı yazdıklarım.Onları değersiz gösterecek kadar hem de.Sayfaya yazdığım saat 03.11 idi.Tarihe baktığım zaman ise 11.08.11'i gösteriyordu.Sayfamın altındaki alıntı ise şöyleydi; Beklemeyi bilen kan,taş olmayı da bilir.Dünyada olmak acıdır.Öğrendim.
Büyük bir tesadüf olsa gerek dedim.Ama aslına bakarsınız ilk kez yaşadığım tesadüflerden değildi.Sanki yazıcaklarımı biliyormuş ve bekliyormuş gibiydiler.Sonra dedim ki; artık sadece bunlar kendimi özel hissetmeme sebep oluyor,sanırım.
İsmimden önce söylenen sıfatlar vardı,sadece bana ait olduğunu düşündüğüm.Öyle sanmışım.Yine de o an bana hissettirdikleri güzeldi.En sevdiğim şeylerden biriydi paylaşmak.Yapabildiğim en iyi şeydi şu aptal dünyada.O da di'li geçmiş zamanın kurbanı oldu.
Söylemiştim sanırım,çok şey var yazılması,anlatılması gereken.Ama artık burası değil.
Bir fındık kabuğu gibi sert dururdum aslında.Ama onlar benden önce farketmişler içinde yumuşak bir şeyler olduğunu.

Archive' in ''Fuck You'' Kelimesini Söylediği Tonda.

*Süpermarkette aradığım şeyi bulamayıp çıkıyorum.Kasiyer ve alarmların ordan geçerken hep bir şey çalıyormuşum gibi oluyor,geriliyorum.
*Biliyor muydunuz; Mel Gibson’ın Braveheart'da kullandığı kılıcın boyu, Mel Gibson’dan sadece 10 santim kısaymış.
*Ne demiştik; Tavuklu pilav candır. Hele ki iftarda o saate kadar beklemişken canı canandır.
*Siz hiç zengin bir ailenin oğlunun şehit olduğunu gördünüz mü ? Ben görmedim.
*O gün okudum,bilmem kaç metre derinlikte su geçirmeyen saat.O kadar metreye inene kadar zaten.Heralde öldüğünde saat kaçtı diye merak eden çok.
*The Dark Knight Rises' ı acayip merak ediyorum.
*Gerçek Kesit diye buna derim; TIK!
*Ya arkadaş bu erkeklerin otomobilden son ses açık müzikle kız tavlama taktiğini ki taktik bile değil,nasıl bir şey lan bu.
*Ha bir de Facebook'ta Nutella diye hesap açıp ilişki yapan insan kafası da var.
*Müzik arşivimi genişleten saygı değer siteye; TasteKid' e teşekkürler!
*Göz açıp kapayıncaya Ağustos'a da geldik ya hani.Bitmesin istediğiniz anların böyle kısa gibi geçip gitmesi kadar kötü bir şey yok.
*Başlıktaki şarkımız; #Archive - Fuck You.

Maybe Next Time.

*Bugünlerde bir tesadüfler,ilginçlikler kasırgasının içinde dolanan bir çöp torbası gibiyim.Bir film,kitap ve müzik keşfindeyim ki sormayın.Ama tuhaf olan mesela bir film seçip izliyorum diyelim,o filmde daha dün indirdiğim adamın ismini ve müziğini duyuyorum.Filmi kapatıyorum,2 gün sonra şak televizyonda oynuyor.Bir başka film indirim diyorum şak izlediğim bloglardan filmle ilgili bir yazı geliyor.11 sayısı benim için önemlidir.Tüm filmlerde az çok bu sayıyı gördüm falan.Bir ara bir cafede oturuyoruz arkadaşla,ağzımda nedense Last Night A Dj Saved My Life.Yok artık,şak bu şarkı çalmaya başlamasın mı.Ya arkadaş şu işi bir de sınav sorularına ya da Loto'ya falan döndürsek nasıl olur ha?
*Asıl bomba sanırım,babamın başucumda duran Heath Ledger resimlerini sevgilim zannetmesiydi.Aslında hoşuma da gitmedi değil :D Ee sonra ne oldu diyorsanız,demeyin.Yaşıyorum ve buraya hala yazabiliyorum,önemli olan bu bence.
*Bugün bizimkilere Hitler takliti yaptım,gülmekten ölüyoduk.Ben bile kendime 1 dakika boyunca güldüm.Hiç bu kadar uzun gülmemiştim.Ee sonra ne oldu diyorsanız,demeyin.Annem ve kardeşim şükürler olsun hala yaşıyorlar,önemli olan bu bence.
*Memiş, Keto'yu yumruklayalı 17 yıl oldu ama ben hala izlediğimde gülmüyorum,nedense üzülüyorum.
*Her şey camdı.Birdenbire, duvar oldu.
*Çekirdeksiz karpuz için de bir icat micat bibibişeyler bulsan ne güzel olur be bilim adamı. (Gerçekten kekeledim orda.)
*Flash Tv çok tehlikeli.Bağımlılık yapabilir aman dikkat.
*Eski Türk filmlerimize ve filmde çalan o şarkılara bayılıyorum.Bir de o etli butlu dansözlerine.
*Robin Williams büyük adamsın.Roberto Benigni harikasın.
*Google Translate,yani süpersin diyecek bir şey bulamıyorum.Mahmut Tuncer'i kime benzetiyorum diyordum ben de.Ah seni hınzır.
*Heralde girişi ile filmin konusu örtüşmeyen bir film varsa bana göre o The Jackal'dır.
*Acayip eğlenceli bir şarkı; #Two Door Cinema Club - What You Know.

Beethoven.

- Fırtına öncesindeki şu sessizlik anlarını seviyorum.Bana Beethoven'ı hatırlatıyor.Duyabiliyor musun? Sanki kulağını çimenlere dayamışsın da,onların büyüdüklerini duyabiliyormuşsun gibi.Böcekleri duyabiliyorsun.Beethoven'ı sever misin?

#Beethoven - Ave Maria.