Melancholia.
















Bir tarafta ölümü temsil eden Melancholia, bir tarafta yaşamı temsil eden Ay ve Güneş. Filmin girişinde ve yukarda da koyduğum resimden bunu görebiliyoruz.İki insan var; biri ölümü bekleyen, diğeri ölümü aklının ucundan geçirtmeyecek kadar harika bir hayata sahip. Lars von Trier, işte bu iki insan üzerinden gerçekleri sorguluyor.
Hani hep demişimdir, bu hayatın monotonloğu ve kalıbı sizi öyle bir sarıyor ki, aynaya baktığınızda hep böyle kalıcağınızı sanıyorsunuz. Gece kafanızda dönüp dolaşan düşünceler içinde neler var; yarın ne giysem, nereye gitsem, onu görecek miyim, beni beğenir mi vs. Kalıbın içine sıkışmış sorular.. Benim ise yüzüme tokat gibi inen tek kelime var; ölüm.
Bir saat sonra dünyaya bir gezegenin çarpacağını öğrenirseniz, ne yaparsınız? Oturup, ailenizle son saatlerinizi yaşarsınız belki, ya da çıkıp dolaşırsınız boş sokaklarda. İnanın söylemesi kolay şunu ya da bunu yaparsınız demenin. Çünkü, bu hissi hiçbir zaman taklit edemezsiniz. Belki tıpkı, filmdeki Clarie gibi saçmalarsınız, belki Justine gibi sakin ölümü beklersiniz.
Justine için ölüm, aslında hayatındaki perdeler arasına saklanmış gerçeklerin açığa çıkmasını sağlayan bir araçtı. Ne yapmalıydı eğer ölümcül bir hastalığı varsa? Son günlerini mutlu bir şekilde geçirmeliydi. Sevdiği(!) adamla evlenmesi, işinde yükselmesi..bunların hiçbiri o büyük gerçeği değiştirmeyecekti. O aptal, hırslı, bencil patronuna katlanması için artık hiçbir sebep yoktu, evlilik aslında tatması gereken bir mutluluk bile değildi. Peki ya ölmeseydi bunların farkına varabilecek miydi? Hayır. Aslında çok dolu sandığı boş bir hayatı yaşayacaktı. İstemediğini bildiği, ama zorunda kaldığı bir hayat. O yüzden, orda duran, bir şeyler ifade ettiğine inanılan resimlerin yerini, gerçek resimler almalıydı. Melancholia'nın karşında çırılçıplak uzanması, ona ölümün aslında çaresizliğinden çok, güzelliğini hissettirdiğindendi. Çünkü bütün kötülüklerden arınmasını sağlayan, onun varlığıydı. Belki ilerde göremeyeceği bir kar bile, melancholia'nın sunduğu güzelliklerden biriydi.
Claire için ölüm, matruşka bebeklerinin içine saklanmış,itilmiş,unutulmuş bir duygudan ibaret. Aslında Claire karakteri, büyük bir kesim insanı temsil ediyor. Harika bir eşi ve oğlu var, kimsenin sahip olamayacağı harika bir evi ve manzarası var. Ama asıl bilmediği, bunların ölümün önüne geçemeyeceği, sadece adını unutturabileceğiydi. Onun için her şeyi olan oğlunun, günahsızlığı ve saflığı bile ölümün önüne geçemeyecekti. O kocaman evi bile onun için saklanacak bir yer olamayacaktı. Ölümün karşısında en büyük çaresizliğini sergileyecekti. Kardeşini, belki de kıskanacaktı. Haklıydı, yaşadığı hayatlar kıyaslanamazdı belki ama haklıydı.
Lars von Trier, iki zıt karakteri bize öyle bir sunuyor ki, sanki ölümü uçurum yapıp, bu iki karakteri arkadan itiyor. Aslında ikisinin de aynı şekilde düştüğünü göstermeye çalışıyor. Filmlerindeki anlık yerleri yavaşlatarak sunduğu görsel şölen, sizi etkilemeye yetiyor. Herkesin seveceği türden filmler yapmıyor. Bunu diğer filmlerinde de görebilirsiniz. Ama, yapıyor adam. Sizin kafanıza öyle bir vuruyor ki, uyandırmaya çalışıyor.
Ben filmi çok sevdim, kafamda dönüp dolaşanları perdeye yansıtması benim için büyük bir artı. Filmde çalan tek bir müzik var, iyiliği kötülüğü hakkında yorum yapamıcam ama filmin gerilimini yansıttığını söyleyebilirim. Filmdeki tüm oyuncular, rollerinin hakkını vermiş. Ben izlerken sıkılmadım. Lars von Trier, gerçekten çok iyi kurgulamış filmi. Kapalı gibi görünen çok açık mesajlar veriyor bence. Onu sevenler, bu filmini de sevecektir. İyi seyirler..

8 yorum:

  1. Lars von Trier'in egosundan filmi tarafsız izleyemedim. Keşke filme dair söylediklerini öncesinde okumasaydım. Bununla birlikte filmin derinliğine rağmen kopuk, ilişkiler birbirine bağlanmıyor ve bunu bilerek yaptığına eminim.

    Benim filmimi izleyecek ve sevecekler o derinliği görmeli ve erişmeli, aksi siktirsin modunda. Sırf bu yüzden bu adamın filmlerine iğreti oluyorum.

    Ama hakkını vermek lazım kaçınılmaz ölümün arındırılıcğı daha iyi anlatılabilir mi bilmiyorum!

    Bir de umarım bugün Gezici Fest. kapsamında sinemada izlemişsindir. Evde izlediğim için gitmedim bugün pişman olmadım değil:)

    Not: Ya şu spam koruması kelime onayını kaldır gözünü seveyim. Nerdeyse onay gelmeden kapatıyordum sayfayı :)

    YanıtlaSil
  2. Aynen öyle yaptım:)Sınavlardam önce tek boş günümü kullanmak istedim. Aslında sana da söylediğim gibi indirmiştim filmi, çok az bi göz geçirmiştim ama orda izlemek daha iyi oldu.
    Filme gelirsek, kopuk olan tek yer aslında, ailenin içinde yaşananlar, özellikle düğün sahnesinde. Ama bana kopukluk olarak gelmiyor nedense, hani neden ailenin böyle olduğunu, Justine'nin hastalığının ne olduğunu umarsamadım. Kanser olsun, şu bu olsun kadın ölücek. Ya da babası annesini aldatmış olsun, aslında hiç sevmemiş olsun ikisi de boşanmış, ikisi de kopuk. Biraz öyle baktım ben. Aslında Lars, burda size bırakıyor filmi. Ya meraklandığın bu gibi sorularla kafanı karıştırır, sıkılır kapatırsın, ya da neden ne olursa olsun sonuca odaklanır filme devam edersin. Adamın belli bir tarzı var, bütün yönetmenlerin böyle. Aksi siktirsin gitsin deseydi, bence birden fazla film sunmazdı bize. Adamın sırrını çözdüğünde o 2 saat sana zehir zıkkım olmaz anlatabildim mi? Adamın tarzını bilmeyen biri bu filmi hayatta sevmez. Her filmi iyi olacak diye bir kural da yok tabi ki. Yani, benim hala tarzlarını ve filmini çözemediğim bir sürü insan var. Ama bu beni soğutmuyor. Bir de ben, böyle filmleri daha çok seviyorum sanırım.

    YanıtlaSil
  3. Kopuk dediklerimin üzerinde durmak istiyorum; mesele Justine'in hastalığı ya da aile arasındaki kopukluğun es geçilmesi değil. Filmin sonuna kadar bilmiyoruz öleceklerini. Justine de bilmiyor. Biliyorsa da filmde yok. Bu boşluk ayaklarını yere bastırmıyor filmin ve bu noktalar işte yönetmenin acemiliği ya da eksikliği değil. Kasıtlı.

    Şöyle bakıyorum; Trier'in filmi değil de başka bir yönetmenin filmi olsaydı senaryosundaki boşluklar nedeni ile yerden yere vulurdu. Ama sen de ben de biliyoruz ki Trier o boşlukları bilerek bırakıyor senaryoda, neden?

    Dediğim gibi beni asıl rahatsız eden yönetmenin tavırları ve söyleyişilerini okumadan izleseydim belki bu kadar rahatsız olmazdım, lakin filmi çekmişsin ve orda kalmalı. Filmi tekrar yaratacak kişiler seyircileri. Seyircisi olmadan sinema olmaz ve yönetmeni bir kısım seyirciyi süzgeçten geçirmek ile seyirciyi yeremez. Ama Trier'in egosu bu bağlantı altında eziliyor gibi geliyor hatta egosu kendi yaratımının arkasında bile kalamıyor ki filmlerinden sonra spotları yine kendi üzerine istiyor. Sanatçıların egosu büyüktür, açtır ve yaratımlarının temelidir ama... Neyse daha fazla tuzağına düşmemek lazım :).

    Son olarak hani seyirciyi eleyemez ve böyle ayrımcılık ile yeremez dedim ya benzer bir davranışı nedeni ile artık Duman dinlemiyorum mesela. Bizim bahar şenliklierinin birinde 45dk kadar sahnede kalıp noktaladılar konseri. Beytepe, hava buzgibi mevsime rağmen ve insanlar gelmiş dinlemek için. Meydanın büyük kısmı gittiğinde tekrar sahneye geldiler ve "Kılçıkları ayıkladık" diyerek devam ettiler!

    YanıtlaSil
  4. Ya inanır mısın, o gün ben de ordaydım ve ben de o günden sonra soğudum Duman'dan ve dinlemiyorum artık, çok ilginç oldu bunu duymam:) Senin ne demek istediğini anlıyorum. Mesela Shutter Island çok mu iyiydi, hayır gayet bilindik bir konusu ve sonu vardı ama Scorsese çektiği için aldığı puan 8. O filmi başka bir yönetmen çekseydi aldığı puan 6'yı geçmezdi. Böyle bir kalıp var, oo Lars'ın filmimi o zaman iyidir, ama dikkat edersen beğenen ve beğenmeyenler hemen hemen eşit sayıda. Yorumları okuyunca öyle gördüm ben. Bazıları da Lars'a rağmen yermiş filmi. Diğer filmleri daha iyiydi diyenler de var, bu da iyiydi diyen de. Böyle olmalı zaten, film sadece ünlü oyuncusu ya da yönetmeni için sevilmemeli.
    Yani dediğim gibi, sadece önceki filmlerini izlediysen karşına çıkacak olana yabancı kalmazsın. Yine yermek ve övmek sana kalır.

    YanıtlaSil
  5. Merak ettim Alman Kültür'deki kısalara da gittin mi?

    YanıtlaSil
  6. hayır gitmedim malesef.

    YanıtlaSil
  7. Üzüldüm bak; nispet gibi olacak ama güzeldi. Geç gelen arkadaş hangi katta diye sorduğunda kahve kokusunu takip diyerek yin tarifinde bulundum. Mehmet Efendi'ni standı vardı, hoş karşılama. Film sayısı azdı, ya da ben doyumsuzum ama kaçmamalı. Umarım tekrar gösterimine zaman ayırabilirsin.

    YanıtlaSil
  8. of harika:/ beni böyle şeyler hep sınav haftamda buluyor, çok isterim gitmeyi ama bakalım, zor gibi gözüküyor.

    YanıtlaSil