Machine In My Head.

Üzerimde Lays-Zeytinyağlı bulamamanın verdiği bir gerginlik var. Aptal saptal rüyalar görüyorum kaç gündür. Hayatıma giren gereksiz insanların başrolde olduğu saçma sapan rüyalar. Artık çok sıkıldım bu küçük odadan. Her sokak başı, her kenar köşe, ruhsuz insanlarla dolu. Karanlık bastığında, o evlerin yüzüme çarpan ışıklarına imreniyorum, gözlerimi kaçıramıyorum, durup saatlerce izleyesim geliyor. Sinemaya tek başına gitmenin verdiği güzelliği ve hüznü, bütün seanslara bölmek istiyorum.
Bugün bir değişiklik yapalım. Uğurlu sayınız mı olur, ya da aklınızdan bir sayı mı tutmak istersiniz, onu size bırakıyorum. Sayınız, hangi şarkının üzerinde durursa, o şarkı sizin olsun.
#Alice In Chains - Am I Inside.
#Lykke Li - I Follow The Rivers.
#Fleet Foxes - Mykonos.
#Lenny Kravitz - I Belong To You.

Melancholia.
















Bir tarafta ölümü temsil eden Melancholia, bir tarafta yaşamı temsil eden Ay ve Güneş. Filmin girişinde ve yukarda da koyduğum resimden bunu görebiliyoruz.İki insan var; biri ölümü bekleyen, diğeri ölümü aklının ucundan geçirtmeyecek kadar harika bir hayata sahip. Lars von Trier, işte bu iki insan üzerinden gerçekleri sorguluyor.
Hani hep demişimdir, bu hayatın monotonloğu ve kalıbı sizi öyle bir sarıyor ki, aynaya baktığınızda hep böyle kalıcağınızı sanıyorsunuz. Gece kafanızda dönüp dolaşan düşünceler içinde neler var; yarın ne giysem, nereye gitsem, onu görecek miyim, beni beğenir mi vs. Kalıbın içine sıkışmış sorular.. Benim ise yüzüme tokat gibi inen tek kelime var; ölüm.
Bir saat sonra dünyaya bir gezegenin çarpacağını öğrenirseniz, ne yaparsınız? Oturup, ailenizle son saatlerinizi yaşarsınız belki, ya da çıkıp dolaşırsınız boş sokaklarda. İnanın söylemesi kolay şunu ya da bunu yaparsınız demenin. Çünkü, bu hissi hiçbir zaman taklit edemezsiniz. Belki tıpkı, filmdeki Clarie gibi saçmalarsınız, belki Justine gibi sakin ölümü beklersiniz.
Justine için ölüm, aslında hayatındaki perdeler arasına saklanmış gerçeklerin açığa çıkmasını sağlayan bir araçtı. Ne yapmalıydı eğer ölümcül bir hastalığı varsa? Son günlerini mutlu bir şekilde geçirmeliydi. Sevdiği(!) adamla evlenmesi, işinde yükselmesi..bunların hiçbiri o büyük gerçeği değiştirmeyecekti. O aptal, hırslı, bencil patronuna katlanması için artık hiçbir sebep yoktu, evlilik aslında tatması gereken bir mutluluk bile değildi. Peki ya ölmeseydi bunların farkına varabilecek miydi? Hayır. Aslında çok dolu sandığı boş bir hayatı yaşayacaktı. İstemediğini bildiği, ama zorunda kaldığı bir hayat. O yüzden, orda duran, bir şeyler ifade ettiğine inanılan resimlerin yerini, gerçek resimler almalıydı. Melancholia'nın karşında çırılçıplak uzanması, ona ölümün aslında çaresizliğinden çok, güzelliğini hissettirdiğindendi. Çünkü bütün kötülüklerden arınmasını sağlayan, onun varlığıydı. Belki ilerde göremeyeceği bir kar bile, melancholia'nın sunduğu güzelliklerden biriydi.
Claire için ölüm, matruşka bebeklerinin içine saklanmış,itilmiş,unutulmuş bir duygudan ibaret. Aslında Claire karakteri, büyük bir kesim insanı temsil ediyor. Harika bir eşi ve oğlu var, kimsenin sahip olamayacağı harika bir evi ve manzarası var. Ama asıl bilmediği, bunların ölümün önüne geçemeyeceği, sadece adını unutturabileceğiydi. Onun için her şeyi olan oğlunun, günahsızlığı ve saflığı bile ölümün önüne geçemeyecekti. O kocaman evi bile onun için saklanacak bir yer olamayacaktı. Ölümün karşısında en büyük çaresizliğini sergileyecekti. Kardeşini, belki de kıskanacaktı. Haklıydı, yaşadığı hayatlar kıyaslanamazdı belki ama haklıydı.
Lars von Trier, iki zıt karakteri bize öyle bir sunuyor ki, sanki ölümü uçurum yapıp, bu iki karakteri arkadan itiyor. Aslında ikisinin de aynı şekilde düştüğünü göstermeye çalışıyor. Filmlerindeki anlık yerleri yavaşlatarak sunduğu görsel şölen, sizi etkilemeye yetiyor. Herkesin seveceği türden filmler yapmıyor. Bunu diğer filmlerinde de görebilirsiniz. Ama, yapıyor adam. Sizin kafanıza öyle bir vuruyor ki, uyandırmaya çalışıyor.
Ben filmi çok sevdim, kafamda dönüp dolaşanları perdeye yansıtması benim için büyük bir artı. Filmde çalan tek bir müzik var, iyiliği kötülüğü hakkında yorum yapamıcam ama filmin gerilimini yansıttığını söyleyebilirim. Filmdeki tüm oyuncular, rollerinin hakkını vermiş. Ben izlerken sıkılmadım. Lars von Trier, gerçekten çok iyi kurgulamış filmi. Kapalı gibi görünen çok açık mesajlar veriyor bence. Onu sevenler, bu filmini de sevecektir. İyi seyirler..

Jazzy.

Lolipop'u şeker olduğu için değil de, en çok içindeki sakızı için severdim. O sakızın tadı, hiçbir sakızın tadına benzemez.
Beni mutlu etmenin yolu 9 kitap ve bir sakızlı lolipop'tan geçer. #Kings Of Convenience feat. Feist - Know How.

Rakı.

Kadehlerimizi kaldırdık, neye içelim dedik, dedik, dedik, bekledik, bir şey bulamadık. Hiçbir şey'e içtik. Kendimize bile diyemedik.
Bu kocaman dünyaya, benim yalnızlığım yaraşır. #Müzeyyen Senar - Dün Gece Mehtaba Dalıp.

Çin Seddi.

The Fountain'in soundtrack albümünü 1001. kez dinliyorsam, In The Mood For Love'u tekrar izleyesim geldiyse, Rocknrolla'nın ilk 1.15 dakikalık harika introsunu durmadan izliyorsam, kitap almaya başladıysam ve uyurken sadece AIC - Nutshell dinliyorsam, iyiye işaret değil. Ha bunların üstüne okulu da asmak eklenirse vay benim halime.
Ayrıca kafa yapan etkisiyle bizi duvardan duvara halı misali yerlere seren yüzyılın gelmiş geçmiş en iyi grubuna teşekkürlerimizi iletmeyi unutmayalım. İnsan değilsin; #Massive Attack - Special Cases.

The Hitcher.


Şimdi haksız mıyım yani abi? Kötü adam dediğin böyle olur. Niye seviyorum, niye içim gidiyor bu kötü adamlara, işte bu yüzden. Çalan şarkı başka bir artı, sonda attığı bakış çarpçarptoplaçarp sonra beni bütün hücrelerime böl.
Filmdeki performansı da başka bir konu tabi. Bu kadar rahat ve tam, tam yani, öldürebilen bir seri katil.
Ah canımın içi Sean Bean, zaten koç burcuymuşsun hiç şaşırmadım yani hiç!
HadiyinebenisevbenidelidelisevbeniyineyeniyeniyineyeniyenidensevSeanBean!

Gemi.

İnsanlar değişmez. Sadece siz onları anlık değiştirecek şeyler yaşatırsınız. Suçu hemen karşı tarafa atarsınız. Çok değiştin, böyle değildin, seni hiç böyle tanımamıştım gibisinden. Tabi kolay bir kaçış yönü bu. Şu soruyu sorun kendinize. Acaba neden böyle davrandı? Belki de soruyorsunuzdur, cevabı size çıktığı için karşı tarafa bunları söylemek işinize geliyordur, bilmiyorum. Zaten kim suçunu kabul ediyor ki artık, kim açıkça konuşabiliyor.

Karşınızdaki insanı gerçekten tanımamışsanız, onun sevmediği ya da hoşlanmadığı bir şeyi yaptığınızda, yollarınıza gül dökmesini beklemeyin.

Bir de şöyle bir şey vardır; hani insan önceden yaptığı bazı şeyleri artık çok saçma bulmaya başlar, yapmamaya karar verir. Bu bir hareket olur, her şey olabilir. Bu o kişi için bir olgunlaşma hareketi iken, karşı taraftan böyle görülmeyebilir. Yine aynı sözler devreye girer işte; çok değiştin bla bla. Hani değişmezdi insanlar demeyin şimdi. Bu bir değişim değil bence. Bir farkında olmalık. Sizi siz yapan asıl şeyler hiç değişmez. Yanlardan sarkanları keser ya da öyle bırakırsınız, o kadar.

Herkese de aynı gözükmezsiniz. Bir arkadaşınız yanında daha özgürken, diğerinin yanında daha sakin olabilirsiniz. Bu da sizin değiştiğinizi ya da ne bilim bir öyle bir böyle bir insan olduğunuzu göstermez. Sadece keşfedilmiş farklı şeyler, farklı kişiler tarafından.

Nerden çıktı bu anasını satayım, bence de. Yazmışım bir aralar. Devam ettiresim geldi. Bir derdim de yok böyle kafaya taktığım, sadece ne zaman gideceğim buralardan merak ediyorum, ya da gidebilecek miyim. Ya da götürecek mi beni? Ama öncesinde gelecek mi? Bakın, ben bile aynı yerde dönüp duruyorum. Hatta, gizli kalmış kitaplarım, tozlarını üflüyor ara sıra yüzüme ki, unutmayayım onları diye.

Onları dinleyince o kadar iyi bi insan oluyosun ki zaman zaman şirinleri bile görebiliyorsun. #Oi Va Voi - Everytime.

Wicked.

Lunaparka gitmek istiyorum. Dönme dolab'ı hep uzaktan seyretmekten bıktım. Gidiyorum, biniyorum ve dönme dolap dönmüyor. Böyle hissediyorum işte.

#Chris Isaak - Changed Your Mind.

Fil.




















Yukardaki oyunu hatırlayan var mı? Of! Nasıl deli gibi oynardım.
Böyle şeyleri hatırladıkça acayip heyecanlanıyorum. Gençliğimin deli dolu geçtiği zamanlar, vay anasını.
Ayrıca ben ortaokulda 0.9 uc kullanan bir kızdım ve ucum bittiğinde kimsede olmazdı. Burdan belliymiş asiliğim ve yalnızlığım :)
Ihlamur iç geçer zamanları gelmiş, akşamları özellikle hava çok soğuk. Ama ıhlamurum yok, henüz.
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar gibi filmler de var insanoğullarım. Hadi biraz replik çalalım;

Torba Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi. O kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?

Hacı: Bak koçum! Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer...heh! Bizim olanlar ya da olmayanlar, hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün. Sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer. Ressam olur insanlar başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına.


Bir Ain't No Sunshine değil tabi; #Ray Lamontagne - Let It Be Me.

Bal.


















Kim Daria gibi olmak istemez ki; aklından geçeni olduğu gibi söyleyen, nasıl göründüğü konusunu dert etmeyen, herkesin ölüp bittiği şeylere burun kıvıran ve kendine has espirileriyle onlarla dalga geçen.
Ben ise hastayım, patikliyim, yılın en sevdiğim aylarının tadını çıkarıyorum. Ekşi sözlük okuyup, gülerken ağlıyorum. Millet derdini anlatacak kadar farklı bir dil biliyorken, ben derdimi anlatacak kadar Türkçe bile bilmiyorum. Nick'inin yanına 34 yazan insanın 34 yaşında mı, 1934 doğumlu mu, İstanbullu mu olduğunu düşünüyorum. Sopranos'u tekrar izlemeyi istiyorum. Kaçak Gelin'i yeniden seyrediyorum. "Archive" kelimesinin telaffuzunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını kelimelerle ifade edemiyorum.

#Balmorhea - The Winter.

Deli.

Birden yanımda bitiverdi. Tanımıyordum. İşten yeni çıkmış, sigaramla yeniden buluşmamızı kutluyorduk. Konuşmaya başladı. Dili durmadan, ayakları durmadan, darmadağın, cümleden cümleye.

-gözlerini kapattığında gördüğün o küçük parlak noktalar var ya, hani böyle gökyüzündeki yıldızlar gibi. onlar, hiç biri değil tabi ki. onlar ateş böcekleri. vızıltısını duymamak için kör olmak bile lazım değil. hatta biliyor musun, bence rüyalarda bile parmağı var bunların. insanlar çıplakken çok çirkin değil mi? bana dünyanın en güzel kadınını veya erkeğini getir, tepeden tırnağa, fikrimin değişeceğini hiç sanmıyorum. tanrı'ya kızdığım tek nokta bu sanırım. yarattığı o kadar güzel şey var ki, bakmaya bile cesaret edemediğin. ama iş en yücesine gelince biraz malzemeden çalmış. bence kıskandığı için. zaten senin kadar uzun kirpikli olduğunu da sanmıyorum. şu insanlar, denizde boğulmaktan neden korkarlar biliyor musun? ..... bak senin için beş saniye sustum, hakkını kaybettin. çok basit cevabı, ölümden korktukları için tabi ki. ne sandın bunun cevabını, insan kendi derinliğine çekilir aslında, yaptığı hataların ayaklarına bağlanan birer taş olduğunu anlamaz ve yer çekimini hesaba katmaz gibi bir cevap vericeğimi mi? hah, aslında fena da olmadı değil. ama dediğim gibi, cevap gayet basitti. gelgelelim benim asıl söylemek istediğime. insan ölürken bile başka şeylere bok atıyor. ölmekten korkuyorum diyemiyor sadece. bok atıyor; denize, ateşe, taşa. halbuki onlar yaşamının her anında bir fon, bir sıcaklık, bir ev olmuştur. ben deliyim dimi? zaten olmasam bile yanından ayrılır ayrılmaz böyle düşüneceksin eminim. kıyafetim, saçlarım, kokum pek iyi sayılmaz, kabul ediyorum. ayrıca yanına gelip böyle konuşmasaydım, uzaktan beni gördüğünde yaklaşmak bile istemezdin. ama biliyorum kıskanacaksın da beni. hatta ağzımdan çıkan ilk kelimeden beri de kıskanıyorsun. söylemek istediklerini başkasından dinlediğin için bu. beni ağzı açık dinleyeni gördüm de gözünü kırpmadan dinleyeni ilk kez görüyorum. ağzındaki sigaradan dolayı açamadın belki de ama görüyorum ki bu köprüyü andıran kül onun da habercisi. ne kadar utangaçmışsın, sigara dumanının hepsi gözüne girdiği halde hala ağlayamıyorsun. ayrıca kırmızı başlıklı kız kadar safsın. büyükannesinin tüy yumağı ellerini, keskin dişlerini göremeyen kırmızı başlıklı kız kadar. ben zaten o hikayelerin uyutuculuğuna uyuyamazdım. yine de sevdim seni. sigaranı yakmak için çıkardığın çakmağı çakışından, ilk dumanı içine çektiğinde hissettiğin o çaresizliğin arasındaki saliseler arasında oldu bu. o yüzden sana sırrımı söyleyeceğim; ben..deli kılığına girmiş bir deliyim. aslına bakarsan sen de deli olacak kadar delirmişsin. ancak bu, deli cesaretinin olduğu anlamına gelmiyor ne yazık ki. siz insanlar, bizim deliliğimizin pervasızlığını hep aç gözlerle izleyeceksiniz. işte şimdi hikaye anlamlı olmaya başladı. işte şimdi kurt, hikayedeki asıl yerini aldı. sana tek söyleyebileceğim, avcıyla iyi şanslar.

Bonus Track.

Tamam, tamam. Pazar günlerini sevmiyoruz. Ki uykusuz olduğum da aşikar. Buralar hala sıcak, ondan belki. İyi ki yüzümü görmüyorsunuz. Ama ben size yine de kocaman gülümsememle Günaydın diyorum. Ayrıca bence atmosfer çok hoş, hem oksijen de var.

Kahvaltıdan sonra iyi gider; #Wintersleep - Weighty Ghost.

..

Yerimi hiç bu kadar yadırgamamıştım. Ya da yatağımı mı desem bilemiyorum. Çünkü son 1 haftadır uyuyamıyorum. Sabah ezanı okunuyor, hava açıyor, zar zor uyku geliyor. Ona da uyku denmez zaten.
Bu kadar mı anlaşılmaz bir insan olduğumu düşünüyorum. Beklediğim hiç büyük adımlar olmadı karşımdakilerden. Hep küçüktü. Bir gülücük, bir teşekkür gibi. Benim zenginliğim, paylaştıklarımdı. Ama hep geride kalan ben oldum. Ben bir kere yanlış anladıysam, on kere de yanlış anlaşıldım. Çünkü kimse, hata yapacağına inanmıyor, kendine toz kondurmuyor.
Ben kinci bir insan değilim. Ama bir şeyleri unutabilmek de zor, Alzheimer olmamı beklemeniz gerekecek. Komik olan da, bir şekilde üstü kapatılmış sanılan haksızlıkların benim hiç aklımdan çıkmıyor olmayışı. Neden komik? Çünkü siz uyuyorsunuz, ben ise uyuyamıyorum, buyrun bakın 03:50 olmuş saat.
Benimle dertleşebilen tek şey müziğim. Uzandım yine Ay'a bakarken, onlar hislerime tercüman olmasını çok iyi biliyorlar. Muzip şey, beni eğlendirmek için en hareketli parçaları seçiyor. Ama ben durmadan ağlamak istiyorum. O yüzden bıraktım mp3ümü, başına geçtim bilgisayarımın. Beni hep hüzünlere boğan Craig Armstrong'un Piano Works albümü şimdi eşlik ediyor arkada.
Başlık yerine iki nokta koyduğum yazılarım, hep böyle hüzünlü olucak sanırım.

Senin Hikayen Ne?

Bir hikaye, hep bir hikaye anlatıyorsun aslında. Bildiğin hikayeler bunlar yabancı değil, bir hayat aşinalığın var. Her hikaye, içinde bir yerlerin irkilmesine sebep oluyor. Sana tanıdık gelen bir şeyler içine dokunuyor; kimi zaman bir yanardağ gibi öfkeler saçılıyor etrafa, kimi zaman gözlerini kaçırıyorsun ya da gözlerini açıyorsun. Sonra da güzel bir uykuya dalıyorsun. Hiç beklemediğiniz anda bir hikaye çıkıyor karşınıza, yabancı olsa da tanıdık aslında. Her hikayeyi başka türlü geçiriyoruz süzgecimizden, içinde acı, sıkıntı olsa bile. Hikaye uzak ya da yakın, farketmez. Seni uyandırıyor, götürüyor, kaçırıyor. Aslında, bir şeyler görüyorsun onda. Sana benzediğini anladığında heyecanlanıyorsun.
Anlatmak, insanoğlunun varlığından beri süre gelen bir eylem. Kaç kişi bir ressam, bir müzisyen, bir masalcı olduğunun farkındadır mesela? Belki de bir masalcı olmak, diğer insanların gözünde boş bir şey gibi gözükse de, sen anlatmaya devam ediyorsun. Anneni, babanı, arkadaşlarını, sevgililerini, nefret ettiklerini, işini, okulunu, anılarını, hayallerini, çocuğunu, çocukluğunu, geçmişini, sevişmelerini. Bir filmi ne kadar çok sevdiğinden tut, en sevmediğin yemeğe kadar konuşup duruyorsun. Bir de bunun sesli olmadığı zamanları da var tabi. O zamanlarda da düşünüyorsun, hayal ediyorsun, kuruyorsun. Rüyalarında bile rahat vermiyorsun hayallerine. Kendi hikayeni, aynı imgelerle farklı şekilde görüyorsun. Farkında olsan da olmasan da, o adama korna bassan da basmasan da, heyecanlansan ya da kızıp bozulsan da hep bir hikaye yaratıyorsun. Yazıyorsun. Yazdıkça, konuşulan ortamlara girdiğinde farklı bir kişiyi oynuyormuşsun gibi gözüküyor. Ama aynısındır, sadece görmek istediklerini göstermek zorunda hissetmiyorsundur, çabalamaları gerektiğini biliyorsundur. O insanların yanında, burda kurabildiğin farklı sözcükleri kullanamayabilirsin. Kurduğun cümleler, tek düze, sıradan yamuk kelimelerden oluşabilir. Sıkıcı, ilgisiz, çekilmez de olabilir. Ama yine de anlatıyorsundur ve yazıyorsundur. Sürekli yazar durur, yazar duramazsın. İster gerçek olsun ister hayal, kendini kandıramadığın sürece bedeninin içinden çıkıp, kendine bakamazsın.
En büyük konu; hayat. Öğretmenin kompozisyon dersinde bu konuyu neden seçtin diye de zorlayamaz seni. Çünkü konu hayat oldu mu, yazmak hep yeniden yazmaktır. Yeni bir arkadaş, yeni bir elbise, yeni bir okul, yeni sevgililer, yeni yüzler..Her yeni acı, her yeni mutluluk seni yazmaya zorlar. Çünkü her yeni, bir öncekini yeniden tanımlamak demektir. Bu yüzden hep yeni yazacak bir hayat hikayesi olacaktır. Çünkü hayat henüz sona ermedi. Şimdi söyle bakalım, senin hikayen ne?

-bazı cümleler alıntıdır-

#Bonobo - Black Sands.

Fly.

Merhaba, ben arkadaşınızın yıllardır bahsettiği "bi arkadaşı". Dünyadaki en çılgın maceraları yaşadığım doğru değil. Genelde Alice in Chains dinler, çiğ köfte yerim.
Bu arada, işaret fişeği atıp kaçalım mı? #Smoke City - Underwater Love.

Alakasız P.S: Şarkıdan dolayı, aklıma geldi. Levi's markasının reklamlarını seviyorum.

Solucan Deliği.



Bir oksijen bir de bu kafa yapar, dikkat. #Portishead - Over.

Kahvem ve Sigaram.

Benim kahvelerim ve sigaralarım farklıdır. Kokusu farklıdır sizinkilerden. Ama aynıdır ben de. İkisi de; Anı kokar. Hüzün kokar. Kış kokar. İçinize çektiğinizde ya da elinize aldığınızda sizi ısıtan bir adam/kadın kokar. Her şeyi bırakıp gitmeye hazır cesaret kokar. Hiçbir şey yapamayacak kadar da çaresizlik.. Bir şarkı kokar, melodisi ve sözleri hiç değişmeyen. Bir film kokar, baş rolleri aynı ama adı farklı.

Bazı insanlarla kahve içebilmeyi düşlemek güzel şey.
#LaRoux - In For The Kill Acoustic.

Pıçak.

Uzun zamandır aradığım şarkıyı, müzik listemde bulmak nasıl bir histir?

-Aferin, akıllı kız :)
-Aferin, akıllı kız :@

O zaman kılıcımı mahalleden arkadaşlara kaldırıyorum.
#The Knife - Pass This On.

Angel-A.














Andre: Neden dünden beri üstüme geliyorsun? Kimsin bu arada? Hayatıma nasıl girdin? Neden?

Angel-A: Ben senin hayatına girmedim. Gökyüzünden düştüm.

Andre: Hayır, sen köprüden düştün. Oradaydım, unuttun mu?

Angel-A: Tamam, oradan da düştüm. Ama bu daha önceydi. Gökyüzünden de düştüm.

Andre: Gökyüzünden düştüm derken ne demek istiyorsun? Yani bir uçaktan mı?

Angel-A: Hayır, gökyüzünden. Yukarıdan. Yaşadığım yer orası. Sizin deyişinizle ben bir meleğim.

Andre: Melek mi?

Angel-A: Evet. Gerçek, gökyüzünden gelen. Biliyorsun şu büyük beyaz kanatları olan.

Andre: Öyle mi? Peki o büyük beyaz kanatların nerede?

Angel-A: Kafenin ortasında açmamı beklemiyorsun değil mi?

Andre: Sigara tiryakisi bir melek mi?

Angel-A: Sigara içsem ne olacak ki? Ben ölümsüzüm.

Andre: Tamam, elbette. Sen meleksin. Ben modern bir adamım. Sen meleksin tamam mı?

Angel-A: Güzel. Açık fikirli ol. Zararı olmaz.

Andre: Tamam. Yukarıda işler nasıl? Nasıl gidiyor?

Angel-A: Farklı bir şey yok. Her zamanki gibi.

Andre: Ama anlat. Orada işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmek istiyorum.

Angel-A: Bana inanmıyorsun değil mi?

Andre: Angela, Bir seksen boyunda, güzel ve baca gibi sigara içen bir kadının pek de ideal bir melek görüntüsü olmadığını kabul etmelisin. Kanatlarını bile göstermiyorsun. Sana nasıl inanayım.

Angel-A: Çok sinir bozucusun. Burada çıkaramam dedim. Birincisi, çok büyükler. İkincisi, sadece buradan giderken açabilirim. Yani görevim bittiğinde. Ama o kadar aptalsın ki görevin bitmesine daha çok var. Anlamakta o kadar yavaşsın ki eve dönmem çok uzun sürecek.

Andre: Ne görevi?

Angel-A: Sana yardım etmek.

Andre: Ama işleri çok daha kötü yaptın.

Angel-A: Daha kötüleştiren sensin. Durmadan herkese yalan söylüyorsun. Özellikle de kendine. Üstelik arada sırada küçük yalanlar da değil. Büyük derin yalanlar. Ve korkuyorsun. Kendinden, her şeyden, her zaman. Denizden korkan bir istiridye gibisin.

Andre: İstiridye mi? Gökyüzünden inip bana istiridye olduğumu mu söylüyorsun?

Angel-A: Evet. Çünkü buraya orada neler olduğunu anlamanı sağlamak için geldim. Kabul edebilmen için önce kim olduğunu bulman gerek. Ve bu olacak.

Andre: Hepsi bu mu?

Angel-A: Bence yeter.

Andre: Bunun bir psikologdan farkı ne?

Angel-A: Saatim 100 Avro değil.

Andre: Tamam, melek olduğunu varsayalım. Peki nasıl işliyor? Bulutunun üstünde oturmuş beklerken seni göreve mi çağırıyorlar?

Angel-A: Fazla basitleştirdin ama yaklaşık öyle, evet.

Andre: Şöyle mi diyorlar? Angela, 12737 numarayla ilgilenir misin lütfen?

Angel-A: Hayır. Görevini seçme şansın yok. Önceden belirlenir. Aslında bu iyi bir şey. Çünkü melekler görevlerini kendileri seçse planlama departmanı işin altından kalkamazdı.

Andre: Doğru, planlama. Planlama önemli, değil mi?

Angel-A: Sana görevin verildikten sonra kostüm odasına gidersin. Bu en sevdiğim bölümdür.

Andre: Peki sen hangisini seçtin?

Angel-A: Kaltak.

Andre: Biliyor musun çok yakışmış.

Angel-A: Teşekkür ederim. Daha önce tüm tipleri denedim. Bu defa daha garip bir şey denemek eğlenceli olur diye düşündüm.

Andre: Bunu uzun zamandır mı yapıyorsun?

Angel-A: 300 yıldır. Henüz çok gencim.

...........

Angel-A: Neden gülüyorsun?

Andre: Bu hikâye o kadar güzel ki. Daha önce hayal gücü bu kadar geniş bir kız görmemiştim. Yani sen kitap ya da ansiklopedi yazmalısın. Çok iyi para kazanırdık.

Angel-A: Bana inanmıyorsun değil mi? Bana hala inanmıyorsun değil mi?

Andre: Hayır.

-Angela ağlamaya başlar-

Andre: Hey Angela..

Angel-A: Bir melek için reddedilmek kadar kötü bir şey yoktur. Üstelik görevimi de
bitirmeden dönmem gerekecek.

Andre: Lütfen yapma bunu. Anlaman gerek. Beceriksizin biriyim. Gökyüzünden bile yardıma bir kaltak gönderiyorlar.

Angel-A: Evet, peki sorun ne?

Andre: Sorun bizim dünyada gördüğümüz şeylere inanmakta zorluk çekmemiz. En son ne zaman geldin bilmiyorum ama dünya çok materyalist bir yer oldu. Uydular, bilim, televizyon var. İnsanlar artık mucizelere inanmıyor. Kanıt yok, anlıyorsun değil mi? Senin kanıtın var mı?

Angel-A: Siz erkekler hep aynısınız. Her zaman kanıt istersiniz. Hep garanti beklersiniz.

Andre: Beni suçladığın şey bu mu? Yani kendime güvensizliğim. Sana güvenebileceğimi gösterirsen belki kendime de güvenirim.

Angel-A: Kimseye söyleme. Senin yüzünden kovulmak istemiyorum.

Andre: Yemin ederim.

Angel-A: Sessiz ol.

Andre: Söz veriyorum. Tamam.

-Angela kül tablasını havalandırır-

Angel-A: Tatmin oldun mu?

Andre: Bu numarayı nasıl yaptın?

Angel-A: Numara mı? Şaka mı yapıyorsun? Benden kanıt istedin. Gösterdim. Şimdi bana inanmıyorsun.

Andre: Bu numarayı nasıl yaptın?

Angel-A: Gerçekten inanılmazsın. Beynini açmak için mucize değil bir kaya matkabı lazım.

Andre: Tam göremedim. Sigara numarasını nasıl yaptın? Tam odaklanmamıştım. Bakmıyordum. Angela, bunu nazikçe istiyorum. Lütfen bunu bir daha yapar mısın? Lütfen. Bu son isteyişim.

-Angela bitmiş olan sigarayı yeni sigara haline getirir. Andre, gözlerine inanamaz.-

Angel-A: Garson, bir kahve daha. Beyefendiye de bir votka tonik lütfen. Teşekkürler.

The Woman From Nowhere.

Sarılmak farklı hepsinden. Öpüşmekten, elini tutmaktan, hepsinden. Sarılınca, birbirinizi tamamlarsınız. Hani şu biyoloji dersinde anlatılan enzimlerin anahtar-kilit muhabbeti gibi. Sarılınca, eşit olursunuz. Daha ve çok kelimeleri yok olur. Tekil şahısların yerini, birinci çoğul şahıs alır. Dünyayı farklı açılardan görmeye başlarsınız. Durmadan anlatırsınız bu yüzden. Beyninizin de bir çenesi olduğunu farkedersiniz.

Neden burdan girdim konuya bilmiyorum. Yazıyorum işte. Kafama göre.

Tuhaf,tuhaf. Yeni tanıştığın bir insanla, tanışacağın yabancılardan birine veda ediyorsun. Bir gün geliyor, kimseyle konuşmak istemiyorsun. Yanında olabilecek birine ihtiyaç duymuyorsun, tam tersine uzaktakileri arıyorsun. Ve bilin bakalım bugün kime ihtiyacım var?

Birinin yokluğu,bir şeyin yokluğu,her şey olabiliyor. O yüzden yalan söylersiniz kendinize. O yokluğu doldurmak için, her şey yolundaymış gibi davranırsınız. Göstermezsiniz. Ve inanırız onlara. Sanki doğruymuş gibi. Kendinize söylediğiniz yalanları bile haklı çıkarmaya çalışırız; bu kadar kusursuzsa, bu kadar mükemmelse yalanlar, neden gerçek olmasınlar ki? Başka bir yalan daha aslında. Başka bir avutma.

Düşündüm,düşündüm. Hep aynı kapıya çıktım. Hep aynı yazıları yazmışım zaten. Hep aynı. Beklenmedik olayların tek nedeni beklentilerim olmuş. Bu yüzden hep gökyüzüne baktığımda bulutları beyaz görmüyorum. Böyle bakmaya devam edersem kim bilir hangi renge boyuyacağım onları.

Saat 23.23, biri beni düşünüyor. Saat 23.32, biri beni düşünmeyi bıraktı.
Saat 23.58, biri beni unutuyor. Saat 23.59, biri beni unuttu.

#Craig Armstrong - In My Own Words.

Jesse.

Bob’un ardından methiyeler düzülmeyecekti. Cesedini teşhir eden resimler hediyelik eşya dükkanlarında satılmayacaktı. Cenaze kortejinin geçişini görmek için hiç kimse yağmur altında sokakları doldurmayacaktı. Onun hakkında biyografiler yazılmayacaktı. Hiçbir çocuğa onun adı verilmeyecekti. Kimse büyüdüğü evi gezmek için 25 sent ödemeyecekti. Tüfek patlayacak, ve Ella Mae çığlık atacaktı. Fakat Robert Ford öylece yerde yatıp, tavana bakarken doğru kelimeleri bulamadan gözlerinin feri sönecekti.
İşte son. Bir korkağın hiçlikle biten sonu.
Nick Cave'in filmde gitar çalarken söylediği şarkı gibi.
TNT'de gördüm dün reklamını. Saat akşam 8'e kurdum kafamı tekrar izlemek için. Yine izlemek farklı duygular uyandırdı ama gözyaşlarım yine aynı sahnede döküldüler.
Üye olduğum sözlükte bu filmin altına şunları yazmıştım; Brad Pitt'in bence Fight Club'dan sonra sahnelediği en iyi performans. Brad Pitt'in dışındaki oyuncular da harika, Casey Affleck de Sam Rockwell de, hepsi.
Jesse'nin şöyle bir repliği vardır; Do you want to be like me or do you want to be me? Bu repliği söylerken o ses tonu beni çok etkilemişti.
Çok sahnesi var övülecek gözümde. Mesela Jesse'nin Ed Miller'ı ziyaret ettiği sahne; Garret Dillahunt'un oynadığı Ed'in korkudan ne yapacağını şaşırması (ki harika bir performans bence yine), Jesse'nin bir anda Bob'un boynuna dayadığı bıçak sahnesi, yine Jesse'nin kuzenini öldürmeye yeltenen Dick Liddil'ın saklandığı eve ziyareti ve masada geçen o gergin dakikalar, sayabilirim böyle.

Hele ki filmin müzikleri. Nick Cave'in imzasını taşıyor. Kendisini çok severim zaten. Şarkılar alıp götürüyor sizi. Her şarkı başka bir sahnede çalıyor belki ama bütün şarkılar beni tek sahneye götürüyor, Jesse'nin öldüğü andaki sahne.
Tabi ki değeri bilinmemiş bir film yine bence. Özellikle Oscar ödülünü sonuna kadar hakeden bir film. En iyi yönetmenden tutun, ki görüntü yönetmeninin ellerinden öperim, en iyi film, en iyi erkek oyuncu, en iyi müzik, en iyi senaryoya kadar hepsini hakediyor. Tabi sadece 2 adaylığı oldu ve eli boş dönüldü. Zaten hiç anlamam ya. IMDB kafasındalar sanki. Ooo Scorsese mi daya abi 8i 9u.. Peh diyorum en içten ciğerlerimle.

Ayrıca kızdım kendime. Bu yazıyı çok çok önceden yazmam gerekti. Bana göre haksızlık sayılır bu filme.
Yazımın sonuna filmin ost'u yakışır;
Sanırım Robert Ford için yapılan tek şey bu şarkı olucak. #Nick Cave & Warren Ellis - Song For Bob.

Life Like.

Evet,(echolu) ben sapları birbirinden ayrılmamış kirazları kulağıma küpe yaptım.
Ben, sırf dışarda daha çok oyun oynayayım diye marketten aldığım şeyleri asansöre koyup aşağıdan Çekebilirsin anneee! diye bağırdım.
Ben, sırf atari oyununda daha fazla puan alıp rekor kırmak için yanlış yaptığım kaçıncı part olursa olsun kapatıp yeniden başladım.
Ben, yolda yürüdüğüm parkelerin çizgilerine basmamak oyununu çok oynadım.
Ben, parmaklarıma yanan mumun eriyen kısmını döküp, onları soydum.
Ben, bir elime uhu sürüp diğer elimi üstüne kapattım, sonra onları da soydum.
Ben, dişimi fırçaladıktan sonra tadının acı geleceğini bildiğim halde annemin sıktığı portakal suyunu lıkır lıkır içtim.
Ben, hiç o defter sayfalarının yırtılabilen kenarlıklarını doğru bir şekilde yırtamadım, onun yerine hep sayfayı yırttım.
Evet, itiraf ediyorum Pamuk Prenses'i de ben öldürdüm.

Le Parfume.

Yeni kitap kokusunun parfümünü yapsınlar, vallahi alırım.

Time Machine.

Yine Pazartesi olmuş, ne çabuk. Şu zaman kavramı acayip bir şey. Şey aklıma geldi böyle deyince, The Science Of Sleep filmindeki çocuğun yaptığı zaman makinası. (Bu arada makina mı makine mi hangisi doğru bilmiyorum.) Hah buldum, bakmak isterseniz TIK!
Zaman kavramına geri dönersek, çok çok karmaşık. (cümleyi de karmaşık hale getiriyor geri dönersek deyince) Hani bir yazımda demiştim, sevdiğiniz zamanlar, çok çabuk geçer. Sanki biri o saatin camını kırar, yelkovanla akrebi hızlıca döndürür. Diğer zamanlarda ise sırtında ağır bir yük varmış gibi ilerlerler. (Cashback filminde geçen bir replik vardı bununla ilgili) Tuhaf değil mi. Korkutucu da. Bir sürü anıyı içinde barındırır. Bu yüzden onları unutturma gibi korkunç bir olasılık da barındırır içinde. Zamanla unutursun, boşver.
Ben unutmak istemiyorum. Acı da olsa anılar, istemiyorum. Beni ben yapan onlar çünkü. Zaten yine bir çelişkisidir ki zamanın, unutulur gider zamanla o kötü günler desek de hiç unutulmayan aslında o günler oluyor. Çocukluğumuza dair ne hatırlıyoruz mesela? Çok çok bulanıklar. Aslında en çok hatırlanması gereken anlar olmalıydı.
Belki de bu yüzden yazıyoruz. Defterlere, buraya, oraya. Bir on sene sonra geriye baktığımızda hatırlayabilmek için.
Belki de zaman aslında yok. Soyut mu somut mu belirsiz.
Çok tuhaf konular bunlar, o kocaman evrendeki simsiyah boşluk kadar tuhaf. Uzatmayalım, sıkmayalım.
Mavi pazartesinin keyfini çıkaralım; #Flunk - Blue Monday.

'Güz'ellikler.

Sonbahar, geceleri belli etmeye başladı kendini sonunda. Hiç sevmem Yaz’ı. Üst üste giyinmeyi severim. Botlarımı çok severim. Bir de kırmızı atkımı. Hayal kurmayı, hayal kırıklığına uğramayı daha çok severim sonbaharda. Gözyaşlarınızı saklamayı iyi becerir. Ya o buz gibi havasıyla dondurur ya da rüzgarıyla uçurup götürür. Siz de bir şey yok, sadece rüzgar işte, gözüme toz kaçtı diyebilirsiniz.

Bir şarkı var bugünlerde çok dinlediğim. Bana adının tersine, sonbahar'ı hatırlatıyor. # Meiko - Hawaii.

Fish.


















Balıkçı Kral' ın hikayesini duydun mu? Hikaye, cesaretini kanıtlamak için ormanda yalnız uyuyan çocuk bir kral ile başlar. Geceyi yalnız geçirirken kutsal bir görüntü görür. Alevlerin içinden kutsal kase çıkar. Tanrı' nın ilahi merhametininin simgesi. Bir ses duyar: " İnsanların yüreklerini iyileştirmesi için kaseyi koru." Ancak çocuk, kasede güç, başarı ve güzellik dolu bir hayatın görüntüsünü görür. Bu kısa şaşkınlık halinde kendisini bir çocuk gibi değil de aksine yenilmez hisseder. Tanrı gibi. Kaseyi almak için ateşe uzanır. Ama kase yok olur ve çocuğun eli korkunç bir şekilde yanar. Çocuk kral büyüdükçe yarası daha da derinleşir. Bir gün yaşama amacını kaybeder. Kendine ve başkalarına inancı kalmaz. Sevemez, sevildiğini hissedemez. Bu olay onu hasta eder. Ölmeye başlar. Bir gün kaleye bir soytarı gelir ve kralın yalnız olduğunu görür. Soytarı basit bir adamdır. Onun kral olduğunu anlamaz. Sadece yalnız ve acı içinde bir adam görür. " Seni üzen ne dostum? " diye sorar. Kral şöyle yanıt verir: " Boğazım kurudu, su içmeliyim. " Soytarı yatağın yanından bir kap alır, suyla doldurur ve krala verir. Kral suyu içmeye başlar ve yarasının iyileştiğini görür. Ellerine bakar ve ömrü boyunca aradığı Kutsal Kaseyi görür. Soytarıya sorar : " En parlak ve cesur adamlarımın bulamadığını nasıl buldun? " Soytarı yanıt verir: " Bilmiyorum, tek bildiğim senin susadığındı... "

Tanrı Görmesin Harflerimi.

Eski resimlerime,çocukluğuma dönerken duygulandım.Yazarken bile duygulanıyorum. Büyüyorsunuz.Bacaklarınız,kollarınız,kulaklarınız,burnunuz büyüyor.Asıl kendiniz ise sadece büyümüş gibi gözüküyor.Onun gitmesi gereken yol daha çok uzun.Hep aynı çocuk vardı orda.Yine ağlıyordum,yine annemin yanağından öpüyordum,yine babam kucağında saçlarımı okşuyordu,yine kardeşimle oynuyorduk.Neden o anların her saniyesini hatırlayamıyorum? Neden bugün annemin öpücüğü daha çabuk kayboluyor zamanda?
Dün geceden beri düşünüyorum.Kendimi,hayatımı,hatıralarımı.
Her zamanki gibi uyuyacaktım,kulağımda müziğimle.Sonra o şarkı denk geldi işte.O perdelerin arkasına sakladığım gerçeği ortaya çıkaran.Tutamadım.Kendimi gökyüzüne bıraktım.Ağlamayı bıraktığım halde gözümden damla damla akıyorlardı.Ve soğuktular.Bu yüzden inerken nereye gittiklerini kolayca hissedebildim.Defterimi açtım,bir şeyler yazdım.Ama önceki sayfalardan farklıydı yazdıklarım.Onları değersiz gösterecek kadar hem de.Sayfaya yazdığım saat 03.11 idi.Tarihe baktığım zaman ise 11.08.11'i gösteriyordu.Sayfamın altındaki alıntı ise şöyleydi; Beklemeyi bilen kan,taş olmayı da bilir.Dünyada olmak acıdır.Öğrendim.
Büyük bir tesadüf olsa gerek dedim.Ama aslına bakarsınız ilk kez yaşadığım tesadüflerden değildi.Sanki yazıcaklarımı biliyormuş ve bekliyormuş gibiydiler.Sonra dedim ki; artık sadece bunlar kendimi özel hissetmeme sebep oluyor,sanırım.
İsmimden önce söylenen sıfatlar vardı,sadece bana ait olduğunu düşündüğüm.Öyle sanmışım.Yine de o an bana hissettirdikleri güzeldi.En sevdiğim şeylerden biriydi paylaşmak.Yapabildiğim en iyi şeydi şu aptal dünyada.O da di'li geçmiş zamanın kurbanı oldu.
Söylemiştim sanırım,çok şey var yazılması,anlatılması gereken.Ama artık burası değil.
Bir fındık kabuğu gibi sert dururdum aslında.Ama onlar benden önce farketmişler içinde yumuşak bir şeyler olduğunu.

Archive' in ''Fuck You'' Kelimesini Söylediği Tonda.

*Süpermarkette aradığım şeyi bulamayıp çıkıyorum.Kasiyer ve alarmların ordan geçerken hep bir şey çalıyormuşum gibi oluyor,geriliyorum.
*Biliyor muydunuz; Mel Gibson’ın Braveheart'da kullandığı kılıcın boyu, Mel Gibson’dan sadece 10 santim kısaymış.
*Ne demiştik; Tavuklu pilav candır. Hele ki iftarda o saate kadar beklemişken canı canandır.
*Siz hiç zengin bir ailenin oğlunun şehit olduğunu gördünüz mü ? Ben görmedim.
*O gün okudum,bilmem kaç metre derinlikte su geçirmeyen saat.O kadar metreye inene kadar zaten.Heralde öldüğünde saat kaçtı diye merak eden çok.
*The Dark Knight Rises' ı acayip merak ediyorum.
*Gerçek Kesit diye buna derim; TIK!
*Ya arkadaş bu erkeklerin otomobilden son ses açık müzikle kız tavlama taktiğini ki taktik bile değil,nasıl bir şey lan bu.
*Ha bir de Facebook'ta Nutella diye hesap açıp ilişki yapan insan kafası da var.
*Müzik arşivimi genişleten saygı değer siteye; TasteKid' e teşekkürler!
*Göz açıp kapayıncaya Ağustos'a da geldik ya hani.Bitmesin istediğiniz anların böyle kısa gibi geçip gitmesi kadar kötü bir şey yok.
*Başlıktaki şarkımız; #Archive - Fuck You.

Maybe Next Time.

*Bugünlerde bir tesadüfler,ilginçlikler kasırgasının içinde dolanan bir çöp torbası gibiyim.Bir film,kitap ve müzik keşfindeyim ki sormayın.Ama tuhaf olan mesela bir film seçip izliyorum diyelim,o filmde daha dün indirdiğim adamın ismini ve müziğini duyuyorum.Filmi kapatıyorum,2 gün sonra şak televizyonda oynuyor.Bir başka film indirim diyorum şak izlediğim bloglardan filmle ilgili bir yazı geliyor.11 sayısı benim için önemlidir.Tüm filmlerde az çok bu sayıyı gördüm falan.Bir ara bir cafede oturuyoruz arkadaşla,ağzımda nedense Last Night A Dj Saved My Life.Yok artık,şak bu şarkı çalmaya başlamasın mı.Ya arkadaş şu işi bir de sınav sorularına ya da Loto'ya falan döndürsek nasıl olur ha?
*Asıl bomba sanırım,babamın başucumda duran Heath Ledger resimlerini sevgilim zannetmesiydi.Aslında hoşuma da gitmedi değil :D Ee sonra ne oldu diyorsanız,demeyin.Yaşıyorum ve buraya hala yazabiliyorum,önemli olan bu bence.
*Bugün bizimkilere Hitler takliti yaptım,gülmekten ölüyoduk.Ben bile kendime 1 dakika boyunca güldüm.Hiç bu kadar uzun gülmemiştim.Ee sonra ne oldu diyorsanız,demeyin.Annem ve kardeşim şükürler olsun hala yaşıyorlar,önemli olan bu bence.
*Memiş, Keto'yu yumruklayalı 17 yıl oldu ama ben hala izlediğimde gülmüyorum,nedense üzülüyorum.
*Her şey camdı.Birdenbire, duvar oldu.
*Çekirdeksiz karpuz için de bir icat micat bibibişeyler bulsan ne güzel olur be bilim adamı. (Gerçekten kekeledim orda.)
*Flash Tv çok tehlikeli.Bağımlılık yapabilir aman dikkat.
*Eski Türk filmlerimize ve filmde çalan o şarkılara bayılıyorum.Bir de o etli butlu dansözlerine.
*Robin Williams büyük adamsın.Roberto Benigni harikasın.
*Google Translate,yani süpersin diyecek bir şey bulamıyorum.Mahmut Tuncer'i kime benzetiyorum diyordum ben de.Ah seni hınzır.
*Heralde girişi ile filmin konusu örtüşmeyen bir film varsa bana göre o The Jackal'dır.
*Acayip eğlenceli bir şarkı; #Two Door Cinema Club - What You Know.

Beethoven.

- Fırtına öncesindeki şu sessizlik anlarını seviyorum.Bana Beethoven'ı hatırlatıyor.Duyabiliyor musun? Sanki kulağını çimenlere dayamışsın da,onların büyüdüklerini duyabiliyormuşsun gibi.Böcekleri duyabiliyorsun.Beethoven'ı sever misin?

#Beethoven - Ave Maria.

Castaway.

Bugün üst üste duran kitapları saydım.Her zaman yaptığı şeyler beynimin.Sekiz saymıştım ama yediydi.Ya da yedi saymıştım ama altıydı.Odama giren küçük bir böceği gördüm.Sadece ona baktım.Onun ışıklar kapanmadan önceki korkusunu düşündüm.Ezilmemek için vereceği mücadeleyi,her bir tarafına alacağı darbeleri..Her şeyin bu kadar kocaman gözükmesinin ona ne kadar korkunç geldiğini merak ettim.Aslında baktıkça ondan bir farkım olmadığını anladım.Pencereye yöneldim.Aklıma gelen tek soru şuydu; dışarda yağmur yağıyor desem acaba bana inanır mı?

#Shearwater - Rooks.

Candy And Dan.


Bir zamanlar Candy ve Dan vardı.. (Candy - 2006) vanimedle11

Jules et Jim.

You said, "I love you," I said, "Wait." I was going to say, "Take me," you said, "Go away."

Bonamassa.

*Evet,giriş olarak şundan bahsetmek isterim. Suya Yazılan Yazılar adlı blogun yazarı Burak'la uzun zamandır tanışıyoruz.Ara sıra konuşur,sohbet ederiz kendisiyle.Bir ara,yeni yeni keşfederken birbirimizi benden -sağolsun- blog önerileri yazısında bahsetmiş,güzel sözleriyle övmüştü.O gün kendinden ilginç bir mesaj aldım.Kendine gelen sorular içinde benim blogum ve ismim de geçiyormuş.Bir kaç arkadaş Blog önerilerinde en çok benimkini izlemekte karar kılmışlar ve yeni yeni bloggerda oldukları için de bilmedikleri konularda Burak ve benden yardım almak istemişler.İşte bu güzel.Gerçekten güzel.Neden biliyor musunuz,hani demiştim ya bir yazımda,siz farkında olmadan; o bildiğiniz sizin olan hayatınızda geçmişinizi ve geleceğinizi yaşarken,bilmediğiniz insanlar sizin yazılarınızı okuyor,siz farkında olmadan sizden etkileniyor ve en önemlisi bence dillerinde bir kerecik bile olsa sizin isminiz geçiyor.Çok güzel bir duygu.Ve çok da teşvik edici.Bir kişinin bu içtenliği,sizi sadece onun için bile yazmaya teşvik edebiliyor.Aslında her blogda hemen hemen aynı amaçla yazıyoruz;biraz kendimiz için,biraz da paylaşmak için.Bazen en yakınınızdan göremediğiniz desteği,yüzünü bile görmediğiniz blog insanlarından alıyorsunuz.Ve ben burda çok şey öğrendim.Müziği,sinemayı,fotoğrafçılığı yeniden keşfettim.Yeri geldi,çok ilgimi çekmeyen bir alan olan şiir sanatını ve onu okumayı bile öğrendim.Güzel arkadaşlar kazandım.Bu yüzden artık kendimin yanında sizin için de yazıyorum.Çok sıkmadan ve konudan sapmadan bu kısacık girişte onlara teşekkür etmek istedim.Ve tabi ki Burak,sana da.Senin önerin olmasaydı,belki hiç karşılaşamayacaklardı benle.Tıpkı ilk bloga yazdığım günlerdeki gibi hissettim sen söylediğinde.O zamanlar da öyle insanlar vardı,resimsizlerdi,yorum yazmazlardı -ki yine söylemişimdir,öyle bir kaygım yok- ama sevdiklerini bilirdim.Ordan ya da burdan mutlaka haberim olurdu.Bu güzel duyguyu yeniden hissettirmek zordur ve bunu tekrar başardığınız için de ayrıca teşekkür etmek isterim size.Ben ve Burak her konuda yardımcı olmaya hazırız.
*Küçük şeylerle mutlu olan ben,yine küçük şeylerle dünyanın en mutsuz insanı olabiliyorum.
*Travis'ten sonra annem de Yağmur dediğinde yağmaya başlıyor. o.O
*Heath Ledger'm yine uğramaya başladı rüyalarıma.Ya,aslında hiç gitmesen?
*Halil Sezai Paracıkoğlu'nu bilirsiniz,çok severim ben de herkes gibi.Sesini ilk kez Okan'ın programında duymuştum.Hatta annemle izliyoduk ve hayran kalmıştık.Az önce bir röportajını izledim.Adam hem efendi hem de zevkli yahu.Demesin mi Moulin Rouge ve Trainspotting filmlerinden çok etkilenmiştim diye,işte o zaman daha da sevdim kendisini.Eylül'de albümü çıkacakmış,almayanı dövüyorlarmış.
*Dedikodu kazanı fucker fucker kaynıyor.Kuşlar değil,kulaklarım söyledi.
*Gitar çalmaya başlayabilirim.Belki yarın,belki yarından da yakın.
*F.ck Burger King,come Arby's.
*O değil de bir aralar Ajdar vardı ya,noldu ona?
*İşte beklediğiniz an geçti bile.
*Ne zamandan beri iyi olmanın mutlu olmak anlamına geldiğini düşünüyorsun? #Ray Bradbury,Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana.
*Blues geceleri her zaman bir kırmızı şarabı,hafif rüzgarlı dolunaylı bir geceyi ve sigara dumanını hatırlatır bana.Ya da kırmızı elbisenin içinde,elinde sigara ve kadehiyle,asfaltın üzerinde çıkardığı topuklarının sesiyle Ay'ın aydınlattığı boş bir sokakta yürüyen güzel bir kadını.
*O zaman şarkımız belli; Joe Bonamassa - Black Night.

Bir Dahi: Jesper Kyd.

Bu dünyada tapılası insan çok. Onlardan biridir.
Mesela BU yaptığı dahiliklerden sadece bir tanesi.

Breathless.

*Mathilda ile ilgili bir şarkı aramak geldi o gün aklıma.Buldum,ama çok pişman oldum bulduğuma.Çünkü çok güzel ve keşke ben bulmasaydım da birileri bana gönderseydi.Sanırım çok hoşuma giderdi bu durum.Yazının sonunda dinleyebilirsiniz.Ha söyleyen adam da bizim Thom Yorke'nin kardeşi çıktı iyi mi:D
*Şuan sorsalar kim gibi görünmek istersin diye, Jean Seberg derdim.Böyle güzellik dünyaya bir daha gelmez.
*Bak şimdi aklıma bir replik geldi Jean Seberg deyince.
- Hayatta en büyük amacınız nedir?
- Ölümsüzleşmek. Sonra da ölmek.

*Bir replik daha geldi.Adı Alakasız Replik olur heralde şuan,buyrun:
- Tarkan: Kurt babanı kim öldürdü ?
- Kurt: hav ! hav hav !...
- Tarkan: Hain Kostok !
*Ölüm Pornosu'nu aldım.Deniz kenarında okumayı düşünüyorum.
*Çok konuşmadığımdan yakınıyorlar.Aslında o kadar çenesi düşük ki beynimin,duymuyorsunuz.
*Şeytan ve Melek burda,içimizde.Belki çok klişe ama gerçekten düşünün bi bunu.
*Hani siz hep istersiniz ya filmlerdeki gibi gizli güçlerim falan olsa diye.Aslında var.
*Boşluk kelimesinin hayatımızda kapladığı yerin bu kadar büyük olması?
*Bazen birilerine bir şeylerden bahsederken acaba beni ne kadar anlayabiliyor hatta ne kadar hissedebiliyor diye düşünüyorum.Hani ben bir elma dediğimde,yeşil mi kırmızı demeden ne anlatmak istediğimi anlayabilen.Aslında çok bilindik bir sözü ben söylerken,farklı söylediğimin farkında olabilmesi falan.Sıkıcı mıyım?
*Charlie Chaplin'in kendine benzeyenler yarışmasına çaktırmadan katılıp 3. olduğunu biliyor muydunuz? Biz buna gülmeyi çok severiz.Elimizde salatalarla.
*Piyano çalabilmeyi çok isterdim.
*Bu masaya kim masa ismini vermiş? Ya da bu yastık? Bu rüzgar? Neden masaya rüzgar diyemiyoruz? Kim lan bu isimleri koyan?
*Şey diye düşünürüm hep,mesela bir otobüsteyim diyelim,yanımdaki kadın veya erkek indi,bakarım ona böyle.Acaba şimdi nereye gidiyor,aklında ne var falan diye merak ederim.Bir de böyle evlerin yanından geçerken acaba şimdi napıyolar,ne dinliyolar,ne içiyolar gibisinden delice merak ederim.Ama deli değilim merak etmeyin.
*Nefes aldığınızı unuttuğunuz oluyor mu hiç? Benim oluyor.Aklıma geldiğinde ise birden anlamsızlaşıyor.
*Bazı kelimeleri çok hissizce kullanıyoruz artık.Ya da o kelimeyi hissiz yapan kişinin kendisidir belki bilmiyorum.Mesela ben Deniz ismini çok severim.Ama şimdiye kadar karşılaştığım insanlarda bunu farkedemedim.İsmi Deniz olanlarda demek istiyorum.Hani aa Deniz ismini çok severim dediğim bir Deniz olmadı hiç.
*Deniz'i olan her yerde yaşayabilirim.
*Andy Yorke - Mathilda.

Naydın.

*Amuda kalkıp gölgeme bir de öyle bakmak isterdim.
*Banyoya üşenerek girip,sonra hiç çıkmak istemeyen bir insan daha buldunuz,ben.Tebrikler!
*Herkese sorup duruyorum.Aynılıklar mı zıtlıklar mı insanları birbirine daha çok yakınlaştırır.Açıkçası ben zıtlıkların daha çok olmasını isterim.O insanı dinlemeyi,onun da beni dinlemesini,onun bana bir şeyler katmasını.Burası çok önemli işte.Kesinlikle bana bir şeyler katmalı.Bildiğim ya da bilmediğim her şey olabilir.Yeter ki o anlatsın,ben sabahlara kadar dinleyebilirim.
*Ne demiş Chuck abimiz: '' Sizin sevdiğiniz ile sizi seven asla aynı kişi değildir.'' Sana taptığımı söylemiştim zaten.
*Ayrıca İnvisible Monsters' ı okudum.Süperdi.Tavsiye edilir.
*Bir insanın - bu kişi her nerede olursa olsun,2 adım ötenizde ya da çok uzağınızda - sizi düşünmesi,hayatınız her zamanki gibi geçerken,günlerinizi eğlenirken,gezerken,uyurken,içerken,yerken,okula gidip dönerken yaşarken sizi düşünmesi ama siz bunu farketmeden sizi düşünmesi çok güzel değil mi?
*Kötü zamanlarda,mutlu anları düşünmek çok ölümcül bir duygu bence.
*Neden hep filmlerin sonunda kötülük değil de iyilik kazanıyor? İyiliğin bir değeri olmadığı şu günlerde, iyiliğin kazanması gözlerimizi yaşartıyor. Ama kötülüğün kazanması da yaşartıyor. Ayrıca neden hep kötü adamlar daha çekici oluyor? :D
*Bulutları izlemek hoşuma gidiyor.
*Efes alkolsüz bira çıkarmış.Kolonyayla içiyomuşsun.
*Bazı şarkıları yeniden keşfetmeye bayılıyorum.
*Kaybedenler Kulübü'nü izledim ve EVET BEĞENDİM.Beğenmeyen çok diye öyle yazdım.Beğenmeyebilirsin,ben beğendim.Şarkıları da çok güzel.Benim babam seninkini döver.
*Bazen şarkılar o gün yaşadıklarınızı biliyormuşcasına sizinle konuşurlar.Bunu hep yapıyorlar bana.Bu yüzden aşığım müziğe.
*O'nu düşündüğümde sevdiği şarkının birdenbire çalması,onu gerçekten düşündüğümün kanıtıdır.
*Bir güzel insandan: '' Görmezden gelin onu,avunmak istiyorsanız yitirdiğiniz şeyi hiçbir zaman aynı olarak ele geçiremeyeceğiniz düşüncesiyle avutun kendinizi.Yeni bir şeydir artık o.Sizden kopar kopmaz değişmiştir. '' Katherine Mansfield.
* Etta James - Seven Day Fool.

Gugli gugli gugli go away.

*Kursağımda bırakmayın,tek bırakın beni.Nasılsa sadece bana gelince böylesiniz.
*Evim olsaydı keşke şimdi.Arkada en sevdiğim şarkılar çalsa,elimde alkolümü yudumlasam ve perdeleri sonuna kadar açık pencereden izlesem gelen geçeni.Saatlerimi geçirebilirim öylece.
*Bazen yaşattıkları mutluluklar,mutsuzlukların önüne geçiyor.Bir mutsuzlukları ise tümünü geri getiriyor.En sevmediğiniz yemeğin önünüze koyulması ve ' Hadi ye! ' denilmesi gibi bir şey.
*Bir alışkanlığım var süregelen.Alışkanlık,belki yanlış kelimedir bilmiyorum.Bazen bir elimi diğeriyle birleştirip yatarım ya da parmaklarımı yanaklarımda, omzumda gezdiririm.Başkasının eli olmadığını bilirim ama inadına öyle hissetmek isterim.Sonra da başkasının elini hissedebilenler gelir aklıma,çok şanslısınız derim ve uykuya dalarım.
*Uyku,resmen cennet ve cehenneme açılan bir kapı.Çok fazla şey düşünürsünüz uyuyacağınız zaman.Ve çok fazla cesaret gelir yapamadıklarınız yada yapmak istedikleriniz için.Sabah kalktığınızda da çok çabuk vazgeçebilirsiniz.
*Duvar kenarında uyumanın en güzel yanı,eskilerin o duvarda bıraktığı izleri izlemek,şekilleri kendi hayalgücüne göre yorumlamak.Duvarımda bir tilki var biliyor musunuz,her gece yatmadan önce gülümsüyor bana.
* '' Herkesin hayal gücü köreldiğinde, artık hiç kimse dünya için bir tehdit oluşturmayacak. '' demiş Palahniuk.
*Ne zaman otobüs yolculuğuna çıksam,cam kenarıdır seçimim.Ama hiçbir otobüs yolculuğunda da uyuyamam.Ama yine de cam kenarıdır yerim.
*Suratımdaki sinirlilik maskesini insanlardan kolayca uzaklaşabilmek için takmıştım.Kimsenin yanıma yaklaşmasını istemezdim.Şimdi o kadar bütünleşti ki bende çıkaramıyorum.Belki bu yüzdendir diyorum,belki bu yüzden.
*The Fountain'i izledim bir kaç hafta önce ve çok etkilendim açıkçası.Özellikle müziklerinden.Yazımın kapanışı olsun.
Clint Mansell - Death Is The Road To Awe.

Ordan Burdan #4

'' Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Ama 5-10 dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzlü, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. ''

Ordan Burdan #3

-Neden korkuyorsun, ruhumuzun şeytanın eline geçmesinden mi?
-Hayır, ona verecek ruhumuz olmamasından.

Ordan Burdan #2

" Düşünüyorum öyleyse varım- Şu öyleyse'ye takılıyorum ben. Düşünüyorum ve varım; şu sözlerde gerçek payı daha fazla olurdu: Hissediyorum, öyleyse varım-hatta; inanıyorum, öyleyse varım- çünkü şunu demeye gelir bu:
Var olduğumu düşünüyorum, Var olduğuma inanıyorum. Var olduğumu hissediyorum.
Bana öyle geliyor ki, bu üç tümceden en gerçek, tek gerçek olanı sonuncusu; çünkü 'var olduğuma inanıyorum' var olmamı gerektirmez belki de. 'Var olduğumu düşünüyorum' da öyle. "