Göçebe.

Kinci bir insan olamadım hiç ama olmayı çok istedim. Biraz zor. İnsanları mutlu ederek mutlu olan bir yapıya sahipseniz fazla zor. Ama çok fazla değer vermemek, değer vereceğin insanı iyi seçmek, bunu yapabilirim dedim. Çünkü ne kadar çok değer verdiysem karşıdan da o kadar çok beklenti içine girdim doğal olarak. Ve çoğu karşılanmadı. Bu da acı ve yıkıntılar bırakıp gitti bende. Ama dün sanki bir şey oldu. Bilmiyorum ama dün biraz daha büyüdüğümü hissettim. Normalde çok kızacağım bir duruma, hatta kafamda kurup kurup kendimi ciddi şekilde üzmeye meyilli olduğum birkaç konuya, çok normal bir şekilde tepki verdiğimi gördüm. Halbuki normalde belki yapılması gereken -o zamanında şunları şunları yapmıştı, şimdi sıra bende- Ama yapmadım. Hayatım boyunca da yapmadım, yapamam zaten. En fazla dediğim gibi kendimi paramparça edene kadar üzerdim hep, uykularım bölünür, bir şey yiyemezdim. Onlar ise gülüp oynarlardı, devam ederlerdi hayatına. Ben daha çok kahrolurdum. Ama baktım ve dedim ki, neden böyle olmasına izin verdim ki şimdiye kadar? Dünyanın en aptalca hareketlerinden biri. Bana onu ya da bunu yapan insana elime fırsat geçtiğinde aynı şekilde davranırsam, o kişiden nasıl bir farkım olacaktı ki? Kesinlikle. O yüzden akışına bıraktım. Ve inanır mısınız, hayat size hemen bir cevapla karşılık vermeye hazır bekliyor imiş. Çok ilginç. Mutlu oldum. Daha da fazla akışına bıraktım. Daha da fazla sürprizler, yok artık olmaz dediğim şeyler beliriverdi karşımda. Bunun içinizi öyle bir rahatlatışı var ki. Sanki sıcaktan çok fazla susayıp buz gibi bir suyu kafaya dikmek gibi, hatta ve hatta tuvalete çok sıkıştığınız an, onla buluşmanız ve kocaman bir oh çekmeniz gibi :) Bir de fazlasıyla özgür hissettirdi. Hayatın elindeki kendi kuklanızın, bir süreliğine insana dönüşmesi, Pinokyo misali. Artık çok fazla umursamamayı başarabilmek. Hatta insanların sizin umursadığı kadar onları umursamak desek yeri. Çünkü şunu da farkettim, benden, benim hayatımdaki yerlerinden ciddi şekilde bir şeyleri alıp götürmüşler. Belki de ben de onlardan. Bilemiyorum. Ama şunu biliyorum artık; kimin yanımda olduğunu, olacağını; olmadığını olmayacağını.

Bir çok karar aşamasına girdim. Önüme seçenekler koydum. Gitmek için. Gitmek hep aklımdaydı ama bu seferki sadece ve sadece kendim için. Yeniden başlayabilmek. Bunun için adım atmaya başlamak bile fazla heyecan verici, bu heyecan bile sadece yüzümün gülmesine sebep. Aklımda hiç olmayan yerleri bile denemeye karar verdim. Çünkü bu sefer gerçekten ama gerçekten gitmek istiyorum. Gitme'nin içine aldığı her şey bana fazlasıyla huzur veriyor. Bir dolmuşa, bir otobüse bile binmek dahil buna. Öyle farklı hissediyorum ki kendimi. Sırtımdaki çanta, kulağımdaki müzik, boynumdaki makina işte bu diyorum. Bunlardan başka ihtiyacım yok. Sadece sürmesini diliyorum o an kimse o yabancının. İnmek istemiyorum. Sonuna kadar dalıp gitmek, kendimi hissetmek istiyorum.

Boşlukları doldurmaktan sıkıldım. Yerimde saymaktan, hiçbir şey yokmuş gibi devam etmeye çalışmaktan, kamufle etmekten. Şu dünyada bildiğim tek gerçek şey var o da ölümün kaçınılmaz olduğu. Ve ben ölmek için yaşamak istemiyorum. Ben deniz istiyorum, bir defter ve bir kalem. Yürümek istiyorum, saatlerce. Karda da yağmurda da. İnanın çok boş. Hayatlar, insanlar fazlasıyla boş. Ne için nefes aldıklarını bilmeden, neyi gördüklerini, neyi hissettiklerini bilmeden zamanlarını tüketip, başka şeyleri de tüketip duruyorlar. Bunu görmemi sağlayan bir mesleğin içindeyim en basitinden. Size bir örnek vereyim. Hemşireyim ve mesleğimin getirdiği çoğu şey var elbet, bunlardan biri de bazı durumlarda soğukkanlılıkla davranmak gerektiği. Ama tabi bunu hiç beceremedim. En fazla o ortamın içinde bir şekilde gizleyerek belki. Ama o kapıdan çıktığım zaman bırakıverirdim kendimi. Çok fazla insanla iç içeyim. Her türlüsünden bahsedebilirim size. Bir hastam vardı. Ciddi bir operasyon geçirmiş, taburcu etmemize rağmen sıkıntıları olup geri dönmüştü. Kanamaları oluyordu, durmadan açığı kapatmaya çalışıyorduk haliyle, kan gönderiyorduk. Yatağa bağımlı oldu bir zaman sonra. Normal bir insan gibi kalkıp yürümekte bile zorlanıyordu. Her şeyiyle, tüm bakımıyla ben ve diğer arkadaşlarım ilgileniyorduk. Yakınlarıyla kardeş gibi olmuştuk. Kendisi ve eşi bize hep çocuklarıymışız gibi hitap ederlerdi. -hakkınızı nasıl ödeyeceğim kızım, nasıl- İki kelimesinden biri buydu. Galatasaraylıydı. Ben de öyle. Taburcu olduğu zaman Fenerbahçe maçını dışarda izleyeceğiz diye sözleşmiştik bile. Tabi olamadı. İzleyemedik ama bolca konuştuk ardından. Bana evden Galatasaray tişörtlerinden birini getirtmişti, vermek istedi ama bunun onun için daha fazla değerli olduğuna inandığımdan, kabul etmedim, zorla olsa bile. Kısa süre sonra, durumu toparlayamadığı için tekrar ameliyata ve ardından yoğun bakıma çekildi. Bir yandan servisle, diğer hastalarla ilgilenmeye çalışırken, diğer yandan durmadan bilgisayarda durumunu kontrol etmeye çalışıyordum. Serviste işimi bitirdiğim bir an, geçtim yine bilgisayar başına durumuna tekrar bakmak için. O yazıyı gördüm. 30 Aralık 2013 akşamı 20:58 sularında kaybettiğimizi söyleyen yazı. O anki yaşadığım duyguları anlatmayı çok isterdim ama yapamam. O yazıyı görmemle gözlerimden yaşların dökülmesi bir oldu. 1 saat önce nefes aldığını bildiğim insan şimdi yoktu. Diğer hasta yakınları telaşlı bir şekilde beni izlediler, ne olduğunu bilmiyorlardı haliyle. Sonra kapının tıklandığını gördüm. Oğlu direkt bizim yanımıza gelmişti. Kapıyı açtım ve beklemeden kendisine sarıldım. Kendimi tutamıyordum ama oğlu o kadar güçlüydü ki o beni teselli ediyordu, o beni sakinleştiriyordu, o bana üzülme diyordu. Konuştuk bir süre, tekrar teşekkür etti, hakkınızı helal edin dedi, kardeşim dedi, sarıldı ve gitti. O gün iş çıkışım 23.30 sularına denk gelmişti. Sokakta yürüdüm, ağlayarak yürüdüm. Ve işte o an o kocaman boşluğu iliklerime kadar hissettim. İnsanlara baktım; biri arabasından kaldırımda yürüyen kızlara laf atıyordu, biri saçma sapan bir nedenden kavga çıkarmış, karşısındaki adama tekme tokat girmeye hazır bekliyordu, biri evine ekmek götürmek için tavuk pilav satıyordu, biri oturmuş dünyanın en boktan kahvelerinden biri yudumlamasına rağmen tam tersiymiş edasında insanları fazlasıyla küçük gören bakışlarla etrafı süzüyordu. Ve biri de, birileri de ölüyordu işte. O an bütün insanlardan, insanlıktan nefret ettim. Bir ara bir yazımda söylemiştim sanırım. Sadece bir an için dünyanın durmasını isterdim o göçüp giden insanlar için. Bir günlük bile olsa güneşin doğmamasını, her şeyin donmasını. Ama olmuyor. Hayat işte. Devam ediyor. Bir tarafta insanlar ölüyor, bir tarafta insanlar doğuyor, yaşıyor, ama çoğu boş olarak nefes alıp veriyor. En çok da sonrasında neye pişman oldum biliyor musunuz, o Galatasaray tişörtünü bana verdiği zaman almadığıma. İstemeyi bile düşündüm ama bunun doğru olup olmadığı konusunda kendimle uzlaşamadım, vazgeçtim.

Artık başka şekilde bakmaya başladım hayata. Bunu kaybetmek istemiyorum. Böyle kalması için de savaşmak, çoğu gereksiz şey için savaşmaktan daha anlamlı geliyor bana. Size hiçbir şeyin dersini veremem. Sadece anlatabilirim. Siz de sadece okuyup, hissedebilirsiniz. Bunları çoğu insanın yaşadığı bilincindeyim. Kendinizi bulmanız, ve sizi bir süre de olsa oturup düşünmeye itmek benim için yeterli olur. Sadece şunu söyleyebilirim. Sakın vazgeçmeyin. Size öyle hissettircek şeyler, insanlar ve durumlar karşısında da hep güçlü olmaya çalışın. Yapın işte bir şeyler. Sizi, sizden başka kimse iyi tanıyamaz. Ne yapmanız gerektiğini bulana kadar durmayın. Akışına bırakın. Ama bu akışına bırakmak tamlaması herkesin bildiği anlamda olmasın. Onu nasıl yapacağınız fazlasıyla size ait.

Bir şarkı açayım dedim yazının üstüne. Öyle güzel bir akışına bırakmışım ki, ilk şarkıyı çok güzel seçti player;
#Red Hot Chili Peppers - Road Trippin'

Büyümüşüz.

-Çok sevip, gözümüzü karartıncaya kadar sevip, aynı şekilde sevilmeyeceğimizi bile bile daha da fazla sevip, vazgeçmesinden çok çok sonralar, vazgeçmiş gibi yapıp aslında hiç vazgeçmeyip, vazgeçme duygusundan yoksunluğu saklamayıp, görmesini istercesine iteledikçe iteleyip, onun da teptikçe tepip üzerimize erozyonlarla gelip, kayalar ve taşlar altında ezerek, nefes almayı zorlaştıran bir hayata merhaba dedirtip, bununla yaşamayı öğretip, kimselerin uzanan elini istemeyerek, sadece bir tek o elin uzanmasını bekleyip, bekledikçe ölüp, öldükçe tekrar dirilip, düşündükçe çıldırıp, yemeyi içmeyi çoktan unutarak, bir tek onun varlığıyla doyabileceğini bilip, hala bekleyip, bekledikçe yine düşünüp, saatlerce ama saatlerce düşünüp, anıları, geleceği, geçmişi, kokusunu, gülüşünü, ses tonunu, yüz hatlarını, ellerini, mimiklerini her şeyini gözünün önünden geçirip, ağzından dökülen cümleleri tek tek kulakta yankılanıp, sevgi, değer, fedakarlık, güven ve binlercesinin patlayan ampul misali düşüşlerinin gözümüzü yakarak siyahlaştırıp, silkelenip ayağa kaldıracak olan şeyin mutluluk değil de acı çekmek olduğunu anlayıp, o kocaman kaya ve taş erozyonunun arasından sızan güneşin, tozun, havanın farkına çok sonralar varıp, yeniden görmenin, nefes almanın, hatta öksürmenin mucizeviyetine ulaşıp, içinizde sizi uykudan uyandıran, uyandırmaya da devam edecek o sevgili zaman sureti'ne minnettarlarınızı sunarak, hiçbir eli beklemeden o yığının altından bedeni ve ruhu yükseltip, bir şeyleri geride bırakabilmenin cesaretinin verdiği mutluluk olsa dahi, yine de acısından ısırık alıp, yine de geriye dönüp bakma isteği duyup, dönüldüğünde ise gözyaşlarınızın gülümsemelerinizin önüne denizler, barajlar kurduğunun farkına varıp, yine de pişman olmayıp, yine de sevginizle, verdiklerinizle ve bunun üstüne hiç alamadıklarınızla gurur duyarak, önüne dönüp gidebilmeyi, yeniden sevilebilmeyi beklemeyi, mutluluğun yanında mutsuzluğa da varım diyebilmeyi, aramayı, keşfetmeyi, her şeyi yeniden göze alarak yaşamaya bir kez daha evet deyip, adımları daha sağlam basıp, sigarayı sonuna kadar tüttürüp, kadehi sonuna kadar devirip, o mahur besteyi ve Müjgan'ı da es geçmeyip anacak ve kafayı eğip gülümseyerek derslerin* hocasına*, hocasının dersine bir teşekkürü de esirgemeyecek kadar-

Çok büyümüşüz.

#Low Roar - Friends Make Garbage (Good Friends Take It Out)

Days are gone.

Çok çabuk geçiyor zaman. Ve ben daha çok korkuyorum. Sanki böyle gidecek. Belki. Ama böyle gitmemesini umduğum, dilediğim zamanlar var. Onlar da çok çabuk geçiyor. Kendimi o kadar eksik hissediyorum ki. Yapmam gereken bir sürü şey var ve ben hala öyle duruyorum. Okumam gereken bir sürü kitap var mesela. Onlar bana baktıkça raflarda, ben resmen acı çekiyorum. Okumam gereken zaman şuan mı, değil. Peki ne zaman? O'nu gördüğüm zaman mı? O'nun elimi tuttuğu zaman mı? Saçlarımı okşayıp, kahvaltıya kaldırdığı zaman mı? Sabahattin Ali mi yoksa? Tezer? Hiç bilmediğim bir adam, bir kadın mı? Bir şeylerin anlamlı gelmesi için, gözlerimin görme yetisine kavuşması için daha neyi, ne kadar beklemek? Gelecek olan kim, ne? Bir suret mi, bir ağaç mı? Görmek istiyorum. Görememenin açlığı, kemiklerimi ağrıtıyor, kıpırdayamıyorum. Hayatımın büyük kum saatini tersine döndürüp, beni yeniden doğuracak olan şey, duy beni, bul beni.

#London Grammar - Hey Now.